3 Utvalg og nærmere beskrivelse av data
3.1 Definering av utvalget
Efruz Bey romanında ve Ferman, Kütük, Nakarat, Fon Sadriştayn'ın Oğlu, Yüksek Ökçeler,
Nezle, Tos, Havyar Yemin, Miras, Pireler, Külah, Çakmak, Deve, Rüşvet, Üç Nasihat,
Velinimet, Rütbe, Zeytin Ekmek, Uçurumun Kenarında ,Niçin Zengin Olmamış? Yuf
Borusu Seni Bekliyor, Kazın Ayağı, Kaşağı, Falaka Perili Köşk, Mehmaemken, Cesaret,
Düşünme Zamanı, Kaç Yerinden?, Bir Çocuk: Aleko Koleksiyon, Tarih Ezeli Bir
Tekerrürdür isimli hikayelerinde dürüstlük değeri 52 farklı yerde geçmektedir.
Tablo 10.
Ömer Seyfettin’in Romanında ve Hikayelerinde Dürüstlük Değerinin Dağılımı
Roman ve Hikayeler Dayanışma Değerinin Geçtiği Sayfa Numaraları
Efruz Bey (roman) 32, 86, 91
Yuf Borusu Seni Bekliyor 98
Kazın Ayağı 108
Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür 166
“Ağalar Yazık, hepiniz bozulmuşsunuz!” dedi. “Köylüler misafirperver, doğru olurlar. Buraya
“Onu evinde büyüten, babasının eski emektarı yaşlı Salih Ağa gözünün önüne geldi. İstanbul’dan çıkarken ayrılık için elini öpmeye gittiği zaman, bu ihtiyarın verdiği öğüdü işitir gibi oldu:
“Padişah’ın buyruğundan dışarı çıkma, Canını istese ver. Düşünme. Dünyada olmasa bile öbür dünyada karşılığını görürsün… Ve geçmişi daha fazla hatırlayamadı. Ansızın bozulan bir saat gibi, sanki kafası durdu. Yalnız kulağından; Salih Ağa’nın sesi çıkmıyordu: “Padişah’ın buyruğundan, dışarı çıkma…” Oysa… Oysa o, işte padişahın buyruğundan dışarı çıkıyor, hatta başkaldırmaya hazırlanıyordu. Bu büyük ve utanç verici günahı işlemiş gibi, yüreğinde heyecan ve pişmanlık karışımı zehirli bir sızı duydu. Canını padişah ve devlet uğrunda vermeye ant içmemiş miydi? O halde bu canı kimden, nereye, niçin kaçıracaktı? Artık birdenbire güçlenmiş bağlı demir elleriyle tuttuğu bu kırmızı keseyi kaldırdı. Dudaklarına dokundurdu. Sonra başına götürdü” (Ömer Seyfettin, 2017, s.21).
“Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey” dedi, “Hem de gayet yüce ruhlu bir mert.”
“Nasıl?…”
“Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. ‘Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur’ demiş.”
Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, ‘Hain, her yerde haindir’ diye hemen boynunu vurdururdu” (Ömer Seyfettin, 2017, s.28).
“Affet büyük Oğuz ,affet! Türklük onlara her vakit mürüvvet gösterdi. Beş asır, beş yüz sene kendi ekmeğiyle, onları besledi. Dünyada tasavvur olunabilecek her türlü hürriyeti, serbestliği onlara verdi. Onlar bu iyiliğe karşı minnettar kalmaları lazımken hainlik ettiler. Evet, hainlik ettiler. Hainlerin murdar kanı Türkün parlak kılıcını kirletmez” (Ömer Seyfettin, 2015, s.67)
“Faziletli olmak insanın elinde değildir. Fakat kim isterse namuslu olabilir. Bu, ihtiyari bir şeydir!” derdi” (Ömer Seyfettin, 2015, s.86).
Fon Sadriştayn, genç yaşında milletine mefkûre peygamberi olan Orhan’ın ailesini düşündü.
Oğullarının bu mazhariyeti, bu şerefi için ne kadar mesut olmuşlar, ne kadar iftihar etmişlerdi!
Daima hayalin fevkinde, olmayacak şeyleri isteyen marazî bir baba gıptasıyla: “Ah, benim Hasip de böyle bir dâhi olsaydı…” diyordu. Orhan Bey… İşte her dâhi gibi onu da annesi yaratmıştı.
Acaba annesi nasıl ulvî, nasıl mükemmel bir kadındı? Oğlunu ilhamın, hayatın, hakikatin tabiî membâlarına götüren, koca bir millete halaskar yapacak kadar millî bir terbiye veren bir kadın acaba nasıl bir vücuttu?” (Ömer Seyfettin, 2003, s.123-124).
Aşçı, işçi, artık eve ne kadar adam aldıysa, hepsi arsız, hırsız, yüzsüz, namussuz çıkıyordu. Tam iki sene bir adamakıllısına rastgelmedi. Malı mülkü varken, hiçbir sıkıntısı yokken, bu hizmetçi üzüntüsünden zayıflıyor, sararıp soluyordu. Baktı olmayacak! Yine yüksek ökçeli iskarpinlerini giydi. Hizmetçilerinin hırsızlıklarını, uğursuzluklarını, namussuzluklarını göremez oldu.
Benzine kan geldi. Vâkıâ yine, başı dönmeye başladı. Fakat sesi işitilmeyen ökçesiz terlik giydireceğini düşünerek doktora kendini göstermiyor:
- Hiç olmazsa şimdi yüreğim rahat ya, diyordu” (Ömer Seyfettin, 2014, s.10).
“...Der, asla meyus olmazdı. Dualarında hep hayırlı, dindar evlat isterdi. Fakat, fakat kocası…
Ah bu, işte onun yegâne derdi idi. Aynı zamanda dayısının oğlu olan bu adam, çekilir şeylerden değildi. Ama “ehline itaat ibadetin en büyüğü” idi. Ne yapacaktı?.. Her münasebetsizliğine tahammül ediyordu. İşte ona varalı hemen hemen yirmi sene oluyordu, daha hiçbir işin ucunu tutmamıştı. Dur bugün, dur yarın… Hep hazırdan yiyor, içiyor, her gün Fatma Hanım’ın bin türlü bahanelerle parasını çekiyor, zavallının iratlarında oturan kiracılarla uğraşarak kırmadığı koz, çevirmediği dolap kalmıyordu. Fatma Hanım onun yaptıklarının hep farkında idi. Fakat renk vermiyor, sabrın, tahammülün de bir ibadet olduğunu bildiği için, büyük bir sevap işliyormuş gibi, sevine sevine susuyordu. Kalbi o kadar temiz, o kadar hayırsever, o kadar sofu idi ki, uzaktan yakından kendini tanıyanlar: “Bu insan değil, bir melâike!” derlerdi. Evinin içinde bile namaz bezini çıkarmaz, kocasını abdestsiz yatağa almaz, “besmele”siz bir şey yapmaz, “Yarabbi şükür!” süz hiçbir işi bitirmezdi. Hatta Erenköy’ün ihtiyar, eski kibar takımından kadınları
Balkan bozgunluğunda ona müracaat etmişlerdi. Biliyorlardı ki, o ne isterse Allah hemen verir..”
(Ömer Seyfettin, 2014, s.108).
“Henüz yirmi yaşına giren bu genç o zaman evkafa devam ediyordu. O kadar utangaçtı ki…
Selam verseler gelincik çiçeği gibi kızarıverirdi. Rakı, tütün, enfiye, bira, tiyatro, filan ne olduğunu bilmiyordu. Daha ömründe bir defacık olsun köprüyü geçmemiş, karşıya ayak basmamıştı. Fakir bir türbedar olan merhum sufi babasından kalma ödenecek bir borç gibi beş vaktinin arasına habire nafile namazları sıkıştırıyor, Ramazanı tuttuktan başka üç ayları bile bozmuyordu. Mahalleli, Hüsam efendiden bahis olunurken: “Mutlaka bir gün erecek, evliya olacak!” derlerdi” (Ömer Seyfettin, 2014, s.118)
“Doktorun, bu nasıl etki ettiğini hâlâ anlayamadığımız tavsiyesini alay zannettiğime pişman oluyordum. Zavallıya tahkir de etmiştim. Fakat itiraf edilen kusurlar hep affedilirler.
Mutluluğumuzu tekrar bize veren bu ihtiyara hem af dilemek, hem bakma ücretini vermek ihtiyacı beni rahatsız etmeye başladı” (Ömer Seyfettin, 2014, s.171)
“Gayet soluk, lekeli bir yeşil çuha örtülmüş kürsüye yaklaşan Mıstık yine yeşil bir bohçaya sarılı kitaba elini bütün kuvvetiyle bastı, çakmağı almadığına yeminler savurdu. O anda onun kazandığı davayı İboş kaybetti. Tam dışarı çıkarken sevinen Mıstık’a, hâkim:
Oğlum, sen on kuruş vereceksin, dedi.
Mıstık ağzıyla gözlerini açtı:
Niçin! Ben davayı kazanmadım mı?
Kazandın.
Çakmağı benim almadığım meydana çıkmadı mı?
Çıktı.
Öyleyse ne parası istiyorsun?
Evvela senin davan görüldü. Mahkeme parası…
- !…
Mıstık vurulmuş gibi durdu. Önüne baktı. Ağzını yüzünü buruşturarak düşündü. Sonra İboş’a döndü. Yavaş yavaş elini koynuna soktu.
- ! - ?
- Altmış paralık şey için on kuruş veremem! Al malını, uğursuz… Diye biraz evvel katiyen çalmadığı tahakkuk eden çakmağı arkadaşının suratına fırlattı!” (Ömer Seyfettin, 2016, s.38)
“Ali Hoca avukatının heyecanını anlayamıyordu. Ondan yeni hâkimin medhini uzun uzadıya dinledi. Bu zat rüşvetin, hediyenin korkunç bir düşmanıymış! En haklı bir davacı kendisine rüşvet vermeye teşebbüs etse, o saatte onu haksız çıkarırmış! Ali Hoca:
- Allah böyle doğruları dünya yüzünden eksik etmesin! Diye dua etti” (Ömer Seyfettin, 2016, s.46).
“Tam bir sene daha hizmet etti. Sene nihayeti yine Müstakim Efendi onu çağırdı. Bu sefer kuruşu peşin verdi. Sonra:
- Al öğüdünü: “Emanete hıyanetlik etme!” dedi.
- Durmuş’un yine canı sıkıldı:
- Efendim, ben bu öğüdü biliyordum.
- İyi ya işte… Biliyorsan şimdi de hatırladın. Bildiğini hatırlamak, yeniden bir şey öğrenmek kadar faydalıdır” (Ömer Seyfettin, 2016, s.107).
“Bir gün karnı çok acıktı. “Efendinin hediye gönderdiği şu somunlardan birisini koparıp yesem”
dedi. Elini heybesine atarken tam bir senelik emek sarf ederek işittiği öğüt aklına geldi:
“Emanete hıyanetlik etme!”
Elini çekti. “Şeytana uymayayım” dedi. Birkaç gün, birkaç gece daha yürüdüler” (Ömer Seyfettin, 2016, s.110).
“Sonra muhtelif dairelere müteahhit oldu. Faaliyetleriyle doğruluğuyla , namusuyla kendini
“Mesela haysiyet, yani dignite, diyordu, ‘büyük, küçük, alim cahil, zengin fakir, ali adi, hırsız uğursuz.. hasılı herkesin kendi nefsine mahsus hususi bir haysiyeti vardır. Bu haysiyette yaşarsa gülünç olmaz. Bu şahsi haysiyet herkesin tabiatına o kadar girifttir ki. Nasıl anlatayım? Mesela her hayvanın kendine mahsus şekli tüyü, sesi gibi.. Sarı gagalı beyaz bir kaz ne kadar tabii, ne kadar mantıkidir. Ama şimdi bu kazın rengini yeşile boyasalar, gagasını ördek gagası gibi yassıltsalar, ne tuhaf olur. Yahut fino köpeğinin kafasına bir çift eşek kulağı, gergedan boynuzu takılsa.. kedi kişnetilse.. at havlatılsa.. Düşün, mahluklar ne maskara olurlar! İşte insanlar da böyledir. Kendi içtimai seviyelerine, tabii mevkilerine uymayan bir vaziyet onlara ibram edildi mi, hemen düşer, rezil, rüsva olurlar” (Ömer Seyfettin, 2017, s.35).
“Membaı ben zihnimde buldum. Yalan içinde yaşamak, benim için namussuzluktan daha imkansızdı” (Ömer Seyfettin, 2017, s.71)
“En güzel esvaplarını giy. Fakat namusunu kaybetme, olur mu, Raikacığım? Çünkü ruh kirlendikten sonra, en belli bir süs yine insanı güzelleştiremez” (Ömer Seyfettin, 2017, s.73).
“Fakat, geçen on ayın hâtırası korkunç bir kabus gibi daima aklımda! Unutamıyorum. Açlıktan öldürdüklerimizi unutamıyorum. Yangın yerinde gördüğüm kadın ölüsünün bana bakışını unutamıyorum. On ay kan, gözyaşı, irin içtiğimi, sütsüzlükten, şekersizlikten küme küme ölen masumcukların hakkını yediğimi unutamıyorum. Siyah bir hayal, her an ruhumu takip ediyor:
“Sen de kanlı soyguna karıştın! Sen de, sen de!” diyor. Gözümün önüne birbiri ardına dikilmiş sayısız darağaçları geliyor. Bunların bir tanesinde ben sallansam! Ah, evet, yine vicdanımdaki yakıcı azap sönmeyecek sanıyorum. Yine on ay milletime yaptığım zulmü unutamayacağım, sanıyorum. Bu ıstırap öldükten sonra da, mezarda da beni kıvrandıracak sanıyorum” (Ömer Seyfettin, 2017, s.96).
“Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri Pervin’in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım. Dalar dalmaz, Hasan’ın hayali gözümün önüne geliyor “İftiracı! İftiracı!” diye karşımda ağlıyordu.
Pervin’i uyandırdım.
- Ben Hasan’ın yanına gideceğim, dedim.
- Niçin?
- Sözümü tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin’e anlattım. Şimdi babama söylersem, Hasan da duyacak belki beni bağışlayacaktı.” (Ömer Seyfettin, 2017, s.26).
“Hacı Niyazi Efendi eski bir evkaf memuruydu. Hürriyet’te tazminat olarak daireden çekilmiş, ev alıp satmakla geçinmeğe başlamıştı. Fakat çok doğru bir adamdı. Senede belki yüz ev sattığı halde kendi perili köşkünü hariçten gelip Hanya’dan Konya’dan haberi olmayan enayi bir müşteriyi sokmuyor: “Allah’tan korkarım neme lâzım!” diyordu. Köşkünün perili olduğunu hiç saklamazdı. Kapıyı kendi açtı. Sermet Bey evi gezmek istediğini söyledi” (Ömer Seyfettin, 2017, s.129).
“Ayağa kalktım. Zaten en büyük, en kahraman cesurlar en korkakların hıyanetine kurban gitmemiş miydi? Tarih buna şahitti” (Ömer Seyfettin, 2017, s.96).
“Kafkas cephesinde bir gece istikşafında baskına uğrattığı Kazakların kılıç yaralarıyla benim hastaneme gelmişti. “ Harp Mecmuası”na göndermek için fotoğrafını çıkartmak istedim.
Reddetti. “Halkın, ordunun şerefini kendi nefsime mahsus bir haslet gibi göstermek hırsızlıktır,”
dedi. Ben de evvela senin gibi anlamadım” (Ömer Seyfettin, 2017, s.125).
“Ali yemekleri yerken bu adamların alçakça niyetlerini düşünmeye başladı. Halbuki Türk paşası böyle namertçe bir oyun düşünmemiş, teklif etmemişti” (Ömer Seyfettin, 2017, s.149).