• No results found

Beskrivelse av utvalg og bakgrunnsvariabler

3 Utvalg og nærmere beskrivelse av data

3.2 Beskrivelse av utvalg og bakgrunnsvariabler

Efruz Bey romanında ve Ferman, Pembe İncili Kaftan, Başını Vermeyen Şehit, Büyücü,

Forsa, Primo Türk Çocuğu Devletin Menfaati Uğruna, Uzun Ömer, Zeytin Ekmek, And, Kaç

Yerinden?, Bir Çocuk: Aleko isimli hikayelerinde 16 farklı yerde fedakarlık değerine

rastlanılmıştır.

Tablo 12.

Ömer Seyfettin’in Romanında ve Hikayelerinde Fedakarlık Değerinin Dağılımı

Roman ve Hikayeler Fedakarlık Değerinin Geçtiği Sayfa Numaraları

Efruz Bey (roman) 66

“Kıyametin bir hikmeti de azlıktadır. Ben Kara Tanburin ailesinin çoğalmamasını isterim. Daima bu aileden bir kişi bulunmalı. Evladıma da bu prensibi talim edeceğim. Ancak, ancak.. o vakit..”

...

“İydişliğe kadar varan bu büyük fedakarlığın ulviyeti karşısında gaşyoluyorlardı” (Ömer Seyfettin, 2017, s.66).

“Sadakatten, cesaretten, fedakarlıktan, harpten, hücumdan başka ne yapmıştı? Tâ on beş yaşından beri… On yıldır at sırtından inmiyordu. Bütün dünyayı dolaşıyor, en namdar kahramanların çekindikleri yere gözünü kırpmadan atılıyordu. Kuşatmadaki burçların içine, yüzlerce zırhlı düşmanın arasına, tek başına yalınkılıç atıldığı zamanlar ölmediği halde, şimdi bir celladın, bayağı köpek bir çingenenin satırı altında mı can verecekti?” (Ömer Seyfettin, 2017, s. 19).

“Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret görünce başından korkmasın… Bu hakareti aynen o habise iade etsin… Devletini seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!

Muhsin Çelebi hiç düşünmedi:

- Ettim efendim, ama bir koşulum var… dedi.

- Ne gibi.

- Madem ki bu bir fedakârlıktır, ücretle olmaz. Hasbi olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakârlık, ne olursa olsun, hakikatte şahsi bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, mansıp, ücret filan istemem…Fahri olarak bu hizmeti görürüm. Şartım budur! (Seyfettin,2017:

72).

“Hayır, sekiz bin altına alacağım kaftanı altı ay sonra Toroğlu benden yedi bin altına geri alır.

Yedi bin altınla ben çiftliğimi rehinden kurtarırım. Geri kalan borçlarımı ödeyemezsem, varsın babamın yadigâr bıraktığı mandıram devlete feda olsun… Devletten hep alınmaz ya… Biraz da verilir!” (Seyfettin,2017, s.73).

“Deli Mehmet, Deli Hüsrev…Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi.

Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil’at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: “İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil’at nadanları sevindirir…” derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.

Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar, kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar, kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar… Alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.” (Seyfettin,2017: 82).

“Doğan! Sana bir deve, yüzbin dinar, hem de bütün Kerk malikânelerini ihsan ettim. Daha ne istersen söyle… Emirlik, hâkimlik, ne istersen…dedi.

- Ben bir şey istemem ...

Sultan kalın kaşlarını çattı, başını salladı:

- Hizmetin büyüktür! Sen burçları yakmasaydın Akkâ mutaassıpların eline düşecekti. Akkâ düşünce, biz İslamlar Suriye’de tutunamayacaktık. Kudüs’ü bile bırakıp çöle çekilmeye mecbur olacaktık. Sen hepimizi bu felaketten kurtardın. Yalnız bizi değil belki bütün İslamı kurtardın.

Bu mükafata layıksın. Kabul et.

İhtiyar kafasını yukarı kaldırdı:

- Ben bu hizmeti Allah rızası için yaptım. Ödülümü ancak Allah’tan isterim! dedi” (Ömer Seyfettin, 2017, s.111)

“Kral, devletin ali menfaati uğrunda, bir defa değil, kendi haberi yokken kırk defadan ziyade fedakarlığa katlanmış olan bu mukaddes vücuda, bu beyaz melaikeye bakakaldı” (Ömer Seyfettin, 2016, s.136).

“Adam anası babası için her türlü fedakarlığı etmeli. Hatta canını bile vermeli. Öksüzlerin anası babası milletleridir. Her öksüz, milleti için en büyük hizmetlere hazır olmalı. Öksüzlere bakan, büyüten millettir. Millet evladından yardım ister” (Ömer Seyfettin, 2017, s.136).

- “ Gel bakalım buraya!” dedi. İhtiyar sipahi yürüdü, paşanın karşısında divan durdu.

- “Kardeşlerin dövüşürken sen burada yatıp uyumaya utanmıyor musun?”

Sipahi cevap veremedi. Vezir tekrar sordu:

- “Düşmandan kaçmanın cezası nedir?”

- “Siyaset paşam!”

- “Öyle ise niye buraya kaçıp uyuyorsun?”

- “Kaçıp böyle uyumasaydım bu yaşa gelir miydim paşam?”

- “Ne demek?”

“Akranımdan, arkadaşlarımdan benim gibi seksen yaşında değil, kırkını dolduran yok. Ben ancak böyle vuruş içinde geriye kaçıp uyumak sayesinde bu yaşı buldum” (Ömer Seyfettin, 2016, s.156).

“Canım, nasıl yaşarsın? Otuz kuruşla küçük bir kanarya geçinemez.

- Kocam, her hafta ne yapıp yapıyor, yarım okka zeytin getiriyor. Ben de idare ediyorum.

Buna Sabire ile Füsun inanamıyorlardı. Evlerindeki hizmetçilerin vesika ekmeği yemediklerini hatırlıyorlar, acı acı gülüyorlardı.

Füsun,

- Ne diyeyim, dünya işte bu! diye başını salladı. Demek o ekmek de yeniyormuş. Vallahi bizim Bobi’ye verdik, yemedi. Hem de kızdı. Öyle acı acı havladı ki... Kudurdu sandık.” (Ömer Seyfettin, 2017, s.51)

“Ve kavmiyetimizden, hadsi (intuitif) Türklükten uzaklaştıkça, daha müteaffin derinliklerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun, bu ahlâksızlık ve bozuculuk, vefasızlık ve hodgamlık, adilik ve miskinlik cehenneminin dibinde, meyus ve şartlanmış kıvranırken, saf ve nurdan mazi, kaybolmuş bir cennetin gerçekten uzak bir serabı halinde karşımda açılır… Beni müteselli ve mesut eder. Saatlerce Mıstık’ın hatırasıyle, bu muazzez ve necip matemin eskiyip, unutuldukça

daha ziyade kıymeti artan tatlı mahzun acısıyla mütelezziz olurum.” (Ömer Seyfettin, 2017, s.36).

“Mademki kendisi Türk olduğunu biliyordu; büyük Türklüğü, bugün can çekişen büyük Türklüğünün felaketini anlıyordu; o halde kendi fani hayatının bir ehemmiyeti yoktu. Bu fani ve muvakkat hayatı, büyük Türklüğün büyük hayatı için feda edivermeliydi. Fakat nasıl?” (Ömer Seyfettin, 2015, s.64).