• No results found

Arbeidsmarkedet for nyutdannede akademikere 1995-000

Efruz Bey romanında ve Gizli Mabed, Ferman, Teselli Pembe İncili Kaftan Başını,

Vermeyen Şehit Kızılelma Neresi?, Büyücü, Teke Tek, Diyet, Nadan, Kazın Ayağı, Forsa,

Foya, Primo Türk Çocuğu Yalnız Efe, Nakarat, İlk Cinayet, Ashab-ı Kehfimiz, İlk Namaz,

Fon Sadriştayn'ın Oğlu, And, Harem Keramet, Aşk ve Ayak Parmakları, Beyaz Lale, Yeni

Bir Hediye, Mehdi, Horoz, At, Sultanlığın Sonu, Mehmaemken, Tos, Düşünme Zamanı,

Miras, Bir Çocuk: Aleko, Türkçe Reçete, Müjde, İffet, Çanakkale'den Sonra, Pireler, Piç,

Namus, Koleksiyon, Üç Nasihat, Bahar ve Kelebekler, Kurumuş Ağaçlar, İlk Düşen Ak,

Acıklı Bir Hikaye, Bir Temiz Havlu Uğruna, Devletin Menfaati Uğruna, Balkon, Elma,

Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür, Muhteri, İlerleme, Rütbe, Tavuklar, Şefkate İman, Zeytin

Ekmek, Uçurumun Kenarında, Memlekete Mektup, Niçin Zengin Olmamış?, Kazın Ayağı

isimli hikayelerinde duyarlılık değeri 85 farklı yerde geçerek en fazla işlenen değer olmuştur.

Tablo 9.

Ömer Seyfettin’in Romanında ve Hikayelerinde Duyarlılık Değerinin Dağılımı

Roman ve Hikayeler

Devletin Menfaati Uğruna 130 Balkon 127

Elma 148 Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür 142

Maiyeti katipler müdürlerinin ne mükemmel, ne gayur adam olduğunu zaten bilirlerdi. Onlara da dönerek:

- “İşlerinize bakınız beyler” emrini verdi. “ Ben amirinizim, benim gibi vazifeperver olunuz.

İnsanın en büyük saadeti vazifesinin ihmalsiz icrasıdır!” (Ömer Seyfettin, 2017, s.14).

“Sormuyorsunuz, susuyorsunuz. Ama ben size söyleyeceğim. Niçin? Çünkü asıl Türkçe basittir.

Basit hakikat olamaz. Hayaldir. Hakikat mürekkeptir. Öyle ise, hakikat olabilecek lisan mürekkep olan lisandır. Biz fevkalade mürekkep bir lisana taraftar olmalıyız” (Ömer Seyfettin, 2017, s.109).

“Dünyadaki felaketlerin en baş sebebi lükstü! Süslü ev, süslü esvap, süslü muhit.. Bu süs iptilası insanları kudurtuyor, fakirlerin zenginlerin aleyhine kalkmasına sebep oluyordu. İhtimal bir gün

bütün fakirler birleşecek, süse dair ne varsa, ev, apartman, gazino falan.. Hepsini yağmaya verecekler, hepsini harap türap edeceklerdi” (Ömer Seyfettin, 2017, s.136).

“Bir aydır her şeyi defterdarına bırakmış, “Bizim artık dünya gâilesi ile uğraşacak vaktimiz kalmadı. Tövbe zamanımızdır.” demişti. Halbuki bozuk ordunun erzakını, intizâmını, zapt ü raptını temin edemeyen defterdar, yine ara sıra zâbitleri kumandana yollamaya mecbur oluyordu” (Ömer Seyfettin, 2017, s.56).

“Onu evinde büyüten, babasının eski emektarı yaşlı Salih Ağa gözünün önüne geldi. İstanbul’dan çıkarken ayrılık için elini öpmeye gittiği zaman, bu ihtiyarın verdiği öğüdü işitir gibi oldu:

“Padişah’ın buyruğundan dışarı çıkma, Canını istese ver. Düşünme. Dünyada olmasa bile öbür dünyada karşılığını görürsün… Ve geçmişi daha fazla hatırlayamadı. Ansızın bozulan bir saat gibi, sanki kafası durdu. Yalnız kulağından; Salih Ağa’nın sesi çıkmıyordu: “Padişah’ın buyruğundan, dışarı çıkma…” Oysa… Oysa o, işte padişahın buyruğundan dışarı çıkıyor, hatta başkaldırmaya hazırlanıyordu. Bu büyük ve utanç verici günahı işlemiş gibi, yüreğinde heyecan ve pişmanlık karışımı zehirli bir sızı duydu. Canını padişah ve devlet uğrunda vermeye ant içmemiş miydi? O halde bu canı kimden, nereye, niçin kaçıracaktı? Artık birdenbire güçlenmiş istemine bağlı demir elleriyle tuttuğu bu kırmızı keseyi kaldırdı. Dudaklarına dokundurdu. Sonra başına götürdü” (Ömer Seyfettin, 2017, s.21).

“Tiksinti ve öfkeyle kılıcını çekti:

- Padişahımın buyruğunu yerine getirmeyen âsilerin başını ben keserim!… diye kükreyerek yumuşak kalpli, zayıf ve boyun eğmez ihtiyarın üzerine yürüdü” (Ömer Seyfettin, 2017, s.23).

“Bir aydır her şeyi defterdarına bırakmış, “Bizim artık dünya gâilesi ile uğraşacak vaktimiz kalmadı. Tövbe zamanımızdır.” demişti. Halbuki bozuk ordunun erzakını, intizâmını, zapt ü raptını temin edemeyen defterdar, yine ara sıra zâbitleri kumandana yollamaya mecbur oluyordu” (Ömer Seyfettin, 2017, s.56).

“Fermanımızı getirenlerin buraya pek yaklaştıkları bana malum oldu. Sen hep yola bak. Bekle.

Yolda atlıları görünce hemen gel, haber ver. Eğer uyuyorsam uyandır, abdest alayım. Namaza durayım. Ben tahiyyatta otururken, cellat, aldığı emri yapsın. Hasekilere söyle. Vasiyetim budur.

Ben hiçbirini görmeyeyim. Anladın mı oğlum?” (Ömer Seyfettin, 2017, s.58).

“Yaşı kırkı geçiyordu. Önünde açılan yükselme yollarından daha hiçbirine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı, mine çiçekli, cenneti andıran nurlu yolların sonunda, hep “kirli bir etek mihrabı”

bulunduğunu bilirdi. İnsanlık onun gözünde çok yüksek, çok büyüktü. İnsan yeryüzünün üzerinde, Tanrı’nın bir çeşit temsilcisiydi. Tanrı insana kendi ahlakını vermek istemişti. İnsan, her varlığın üstündeydi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını yalayan köpeğe yaltaklanma pek yakışırdı ama, insan… Muhsin Çelebi her türlü aşağılanmayı sindirerek yüksek mevki tepelerine iki büklüm tırmanan maskara, tutkulu insanlardan, kendine saygı duymayan kölelerden, güçsüzler gibi yerlerde sürünen pis kölelerden tiksinirdi. Hatta bunları görmemek için insanlardan kaçar olmuştu” (Ömer Seyfettin, 2017, s.69).

O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim.

Dua edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin alemi dibinde toplanalım…

Ne dersiniz? (Ömer Seyfettin, 2017, s.84).

“Bu merakını, o gün tutulan bir esir halletti: “Frenk mühendisleri kulelerin ahşap kısımlarını derilerle kaplamışlar, üstüne sirke, çamur, sonra birtakım yanmaz eczalar sıvamışlardı.” Küçük, büyük, harple, amanla şimdiye kadar elli kale alan bu kahraman, sevgili Akkâ’sının can çekişmesine dayanamıyor, geceli gündüzlü, az kuvvetleriyle bu çok düşmana saldırıyordu”

(Ömer Seyfettin, 2017, s.108).

“Zaten biraz başı ağrıyordu. “Mesnevi dinler, açılırım!” dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi” (Ömer Seyfettin, 2017, s.134).

“İnsanın hayvandan farkı ne? Mukaddes, ali, yüksek bir fikre sahip olması değil mi? İşte anladım, bende şimdiye kadar böyle insani bir fikir yokmuş. Her şeyi uzviyetimle tadarak, şehvetimin hayaliyle sezerek, hayvani temayüllerimle arzu ederek yaşamışım” (Ömer Seyfettin, 2015, s.95).

“Ben Orhan Bey’in dehası karşısında secde ederim. Ona kadar tabiî lisanla bu kadar yüksek eserler yazılmamıştı. O, İstanbul lehçesini bütün Türk milletine sevdirdi. İstanbul lehçesi onun sayesinde bütün bir milletin samimî lisanı oldu. Ona kadar herkes ya Acem’i ya Frenk’i taklit ediyordu. O ne Frenk’e ne Acem’e baktı; ne de âşık sazlarını, tekke neylerini taklit etti. Gözlerini kendi ruhuna çevirdi. Türk hissini duydu. Kahramanlıklarını, hikâyelerini, mevzularını, lisanını hep Türk vicdanında buldu…” diye takdirden kendini alamıyordu. Fon Sadriştayn, gazetelere öyle dalmıştı ki… Karısının dışarıdan kendisini çağırdığını işitmedi” (Ömer Seyfettin, 2003, s.120).

“...Serbestçe söyleyeceğim. Ya ayrılalım. Yahut insan gibi yaşayalım. Yani kendi hayatımızı yaşayalım. Başkalarıyla, başkaları için değil, kendi kendimize, kendi kendimiz için yaşayalım.”

(Ömer Seyfettin, 2003, s.160).

“Kapıdan gayet korkunç derecede çirkin, siyah bir Arap karısı girdi, beni itekledi. Ne istediğini sordum. Para, ev, yemek, ilaç…

- Hiç, hiçbir şey istemem! dedi.

- Eey? O halde! diye yüzüne baktım.

- Yalnız, lütfediniz, ben ölürsem cenazemi erkeklerin çukuruna attırmayınız.

Güldüm, bu tuhaf bir arzuydu.

- Niçin? diye sordum.

- Ben dünya evine girmedim, kızım! dedi.

Dayanamadım:

Bacı! Hiç korkma! dedim, kızlığına bir şey olmaz. İnşallah yaşarsın. Ölürsen erkekler korksun.

Sana ne?” (Ömer Seyfettin, 2014, s.151).

“Çıkmaz sokağın küçük bir evinde ihtiyar anneciği ile oturuyordu. Zelzelenin akabinde eve koşunca anneciğinin ölüsünü bulmuştu, doktorlar “ Kalp hastalığı varmış!” dediler, cenazesi umumi felaket içinde tamam iki gün kaldırılamadı!” Fatma Hanım işte bu dar-ı dünyada tek başına kalan Sabri Bey’i sokakta bırakmadı.

- “Şimdi han yok, hamam yok, otel yok.. zavallı nerede yatacak!” dedi. (Ömer Seyfettin, 2014, s.63).

“Onun Makbule’yle kurbanlığa karşı yaptığını hiçbir türlü hazmedemiyordu. İnkisarda bulunsa Allah’ın hemen kabul edeceğinden emindi. Amma kalbi o kadar iyiydi ki, kimseye kendinden bir fenalık geldiğini istemez:

- Estağfirullah; estağfirullah…Diye mırıldanır dururdu” (Ömer Seyfettin, 2014, s.112).

“Ömrümde tanıdığım insanların en ahlaklısı, en faziletlisi amcamdır. Babasından kalan büyük serveti kardeşi gibi sefahat alemlerinde yememiş, devlete hizmet etmiş, hayatını kaymakamlıklarda, mutasarrıflıklarda, uzak vilayetlerin valiliklerinde geçirmiştir. Şiire sanata duyduğu meftunluğu, biz, yeni adamlar, hatta tasavvur bile edemeyiz. Divanlar, onun nazarında kudsi bir mahiyeti haizdir” (Ömer Seyfettin, 2014, s.131).

“Durmuş, daha çok düşündükçe “akıl” ın “para” dan kıymetli olduğuna iman etti. “Akıl” olmazsa

“para” hiçbir işe yaramazdı. İşte arkadaşlarının hali!.. Dağ başlarında, eşkıya içinden, dolu kemerlerle geçmenin cezasını gördüler” (Ömer Seyfettin, 2016, s.112).

“Şey sadede gelelim: Ne diyorduk? Minimini bir serçecik açlıktan ölmek, soğuktan donmak üzereydi. Onun bu ümitsiz hali bütün kainatı yaratan Allah’ın gözünden kaçmadı. Fırtına, tipi, bora içinde zavallı mahlukun can çekişmekte olduğunu gördü. Oraya ağır yüklü bir sürücü atı gönderdi” (Ömer Seyfettin, 2016, s.126).

“Zavallı aşk” dedi, ben, Madam Amede’nin sofrasında ilk defa birbirimizi gördüğümüz akşam verdiğin elmayı, o elmayı verirken eğilerek o kadar heyecan ve tahassüsle bana fısıldadığın Musset’in şiirini hatırlayacaksın sanıyordum. Fakat heyhat…” (Ömer Seyfettin, 2016, s.148).

“Le grade degrade..” yani ‘Rütbe, haysiyeti düşürtür’ cümlesi! Bundan bir türlü mana çıkaramadım. Bilakis, fikrimce rütbe insanı herkesin seviyesinden yukarı kaldırır, yükseltir, hatta sahibine hususi bir haysiyet verirdi. Artık başka kitap, gazete falan okuyamaz oldum.. Her satırın

altında, manasını anlamadığım bu “Le grade degrade..” cümlesi kararıyor, bir avuç istifham peşinden yoğrulmuş sabit fikir gibi dimağımda düğümleniyordu” (Ömer Seyfettin, 2017, s.32).

“Sanki birdenbire vicdanının karanlıklarında sıcak bir güneş doğdu. Demin de insanların hıyaneti hakkında düşündüklerine pişman oldu. İşte, hayat onun zannettiği gibi değildi. ‘Hak’ diye bir mefhum tanıyan, aç bir sefile acıyarak iş gösteren insanlar da vardı. Fazilet, iyilik, merhamet, şefkat bir hayal değildi” (Ömer Seyfettin, 2017, s.43).

“Ne ressamların yağ, boya kokusu, ne heykeltıraşların çamurları, taşları.. Sonra, İstanbul’un en zarif, en yüksek kadınlarının güzelliklerindeki esrara vakıf olmak! Bu az saadet mi? İşte seni kenarında dolaştığın o müthiş uçurumdan buraya çağırıyorum. Burada kirlenmek yok. Yalnız güzellik var!” (Ömer Seyfettin, 2017, s.73).

“Şimdi o kadar mesuduz ki.. İyi ki mektebi bırakmamışım! Yine derslerime başladım.

Arkadaşlarım beni iflas etti sanıyorlar. Acem’e yine gittim. Benim tercümelerimden memnun.

Şimdi sahîfe başına oniki kuruş veriyor! Geceleri ben söylüyorum, Semiha yazıyor. Ayda elli lira kazanabiliyorum. İdaresini bilen bir aile için bu çok bile… Fakat, geçen on ayın hâtırası korkunç bir kabus gibi daima aklımda! Unutamıyorum. Açlıktan öldürdüklerimizi unutamıyorum. Yangın yerinde gördüğüm kadın ölüsünün bana bakışını unutamıyorum. On ay kan, gözyaşı, irin içtiğimi, sütsüzlükten, şekersizlikten küme küme ölen masumcukların hakkını yediğimi unutamıyorum. Siyah bir hayal, her an ruhumu takip ediyor: “Sen de kanlı soyguna karıştın! Sen de, sen de!” diyor. Gözümün önüne birbiri ardına dikilmiş sayısız darağaçları geliyor. Bunların bir tanesinde ben sallansam! Ah, evet, yine vicdanımdaki yakıcı azap sönmeyecek sanıyorum. Yine on ay milletime yaptığım zulmü unutamayacağım, sanıyorum. Bu ıstırap öldükten sonra da, mezarda da beni kıvrandıracak sanıyorum!” (Ömer Seyfettin, 2017, s.96).

“Kendimi bilir bilmez yaptığım bu cinayetin üzerinden işte otuz yıldan fazla bir zaman geçti.

Şimdi Şirket vapurlarının güvertelerinde otururken ne zaman bir martı görsem, birdenbire, neşemi kaybederim. Bir çocuk haykırışıyle ağlamak isterim. Yüreğimin içinde derin bir sızı büyür, büyür. Göğsümü acıtır.

- “Ah insafsız!” diye beni azarlayan anneciğimin hiç bitmeyen paylamasını duyar gibi olurum”

(Ömer Seyfettin, 2017, s.13).

“Neden olacak? Siyasiyatla iştigalden! Birtakım tehlikeli intikamcı adamlar için öteberi yazmak akıl işi değil.”

- Ya ne yapayım? O kadar şeyler biliyorum ki..”

- İçinizde tutunuz.

- Tutamıyorum.

- Tutunuz. Başkasının fenalıklarını söylemektense susmak daha hayırlıdır” (Ömer Seyfettin, 2017, s.118).

“O ihtiyardı. Zaten birkaç günlük ömrü kalmıştı. Fakat eli ayağı tutanlar hiçbir haksızlığa razı olmamalıydı. ‘Ah!’ diyordu, ‘her memlekette bir adam çıksa.. Ne rüşvet kalır, ne zulüm kalır, ne fesat kalır! Bir kişi.. Bir kişi.. “Yörük Hoca da onun fikrindeydi” (Ömer Seyfettin, 2017, s.150).

“Erken kalktığım açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da çocukluğumu hatırlatır.

Belleğimde sonsuz ve mor bir tanyeri ülkesi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve daima, farkında olmayarak sol elimin işaret parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bir küçük yara izi, bence çok kutsaldır. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin, sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen o aslan ve kahraman hayalini görürüm” (Ömer Seyfettin, 2017, s.35).

“Haşmetmeap ! Bugün doksan sekiz yaşına girdiniz. Ölüm gayet acele bir afettir. Bir gün vakitsiz olarak siz adil hükümdarımızı bizim elimizden alıverir. Veliahtımız yok! Allah göstermesin, sizin ruhunuz göklere uçarsa yerde kalacak zavallı tebaanızın hali ne olcak? Memlekete, komşularımız hücum edecek. Vatanı pay edecekler” (Ömer Seyfettin, 2016, s.130).

“- Türkçe Reçete olur mu hiç?”

- Niçin olmasın?

- Yapacak eczacı belki Fransızca el yazısı okuyamaz, diye” (Ömer Seyfettin, 2014, s.147).