4 Bruk av søkekanaler
4.3 Bruk av nye og tradisjonelle søkekanaler i 2000
Efruz Bey romanında ve Pembe İncili Kaftan, Büyücü, Sultanlığın Sonu, Havyar, Türkçe
Reçete Beynamaz, Nasıl Kurtarmış?, Bir Hayır, Üç Nasihat, Kurumuş Ağaçlar, Velinimet,
Şefkate İman Kazın Ayağı, Yalnız Efe, And, Hafiften Bir Seda, Düşünme Zamanı, Bir
Çocuk: Aleko, İlerleme isimli hikayelerinde 27 farklı yerde yardımseverlik değerine
rastlanılmıştır.
Tablo 21.
Ömer Seyfettin’in Romanında ve Hikayelerinde Yardımseverlik Değerinin Dağılımı
Roman ve Hikayeler Yardımseverlik Değerinin Geçtiği Sayfa
Numaraları
“Hayır benimle gel; mutlaka gel. Yarım saat benimle gez. Görüyorum ki sen, zavallı genç, büyük bir galeyan içindesin. Yükselmezsen uçurumlara yuvarlanırsın. Asıl hayatın saadetini, asıl hakiki lezzetler duyamazsın. Gel benimle gel..” (Ömer Seyfettin, 2017, s.201)
“Bu esnada simsiyah, yarı çıplak bir çocuk peyda oldu. Bize gülümseyerek iyi bir gözle baktı.
Sermet,
- “Oğlum, burada kahve filan yok mu?” diye sordu.
- “Var amca..”
- “Nerede?”
- “Öbür sokakta..”
- “Zahmet olmazsa bizi götürüver.”
- “Ne zahmeti. Buyurun efendim.”
Çocuğun, kirli yüzü o kadar sevimli, o kadar necip idi ki... Üçümüzde de çok hoş bir tesir bıraktı.
Kahvenin önüne gelince Efruz Bey, çocuğa beş kuruş bahşiş vermek istedi. Fakat çocuk almadı:
- “İstemem amca!” dedi” (Ömer Seyfettin, 2017, s.88)
“Gördünüz ya ulüvvücenabı!” diye tekrar köylüleri, köy ahlakını methe başladı. Önce bize soğuk davranan köylüler, yakın İstanbul’un fesada uğramış ahlakıyla bozulmuş zavallılardı. İşte asıl
“Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret görünce başından korkmasın… Bu hakareti aynen o habise iade etsin… Devletini seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!
Muhsin Çelebi hiç düşünmedi:
- Ettim efendim, ama bir koşulum var… dedi.
- Ne gibi.
- Madem ki bu bir fedakârlıktır, ücretle olmaz. Hasbi olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakârlık, ne olursa olsun, hakikatte şahsi bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, mansıp, ücret filan istemem…Fahri olarak bu hizmeti görürüm. Şartım budur! (Ömer Seyfettin, 2017, s.72).
“Doğan! Sana bir deve, yüzbin dinar, hem de bütün Kerk malikânelerini ihsan ettim. Daha ne istersen söyle… Emirlik, hâkimlik, ne istersen…dedi.
- Ben bir şey istemem.
- . . . .
Sultan kalın kaşlarını çattı, başını salladı:
- Hizmetin büyüktür! Sen burçları yakmasaydın Akkâ mutaassıpların eline düşecekti. Akkâ düşünce, biz İslamlar Suriye’de tutunamayacaktık. Kudüs’ü bile bırakıp çöle çekilmeye mecbur olacaktık. Sen hepimizi bu felaketten kurtardın. Yalnız bizi değil belki bütün İslamı kurtardın. Bu mükafata layıksın. Kabul et.
İhtiyar kafasını yukarı kaldırdı:
- Ben bu hizmeti Allah rızası için yaptım. Ödülümü ancak Allah’tan isterim! dedi. (Ömer Seyfettin, 2017, s.111).
“Fatma Hanım işte bu dar-ı dünyada tek başına kalan Sabri Bey’i sokakta bırakmadı.
“Şimdi han yok, hamam yok, otel yok.. zavallı nerede yatacak!” dedi. (Ömer Seyfettin, 2014, s.63).
“Harici ilaç da istemem. Kokusuna dayanamıyorum.”
- “Peki.. Size öyle bir ilaç vereceğim ki, bir anda hiçbir ıstırabınızı bırakmayacak. Ne başınızda ağrı, ne içinizde sıkıntı, ne gönlünüzde üzüntü kalacak!” (Ömer Seyfettin, 2014, s.146).
“Öyleyse gel, namaza başla. Koyunların iki misli daha artmazsa namazdan vazgeç ama bir kere dene. Din kardeşiyiz, sen de bizim köyün evladısın. Senin zarar görmene razı değiliz” (Ömer Seyfettin, 2016, s.55).
“Adam sağken vasiyetini etmeli, namının hayırlı anılması için bir şeyceğiz ayırmalı. Sonra arkasından lokma filan dökmek değil ya, bir Yasin, bir Fatihacık bile okuyan bulunmaz. Mezarı taşsız kalır..” Halbuki Durmuş Ağa, çekmecesinde, bir çeşme parası bile ayırmıştı. Komşusunu çağırtıp bunu vermek, Hac parasıyla mescidin tamir olunmasını vasiyet etmek istiyordu” (Ömer Seyfettin, 2016, s.72).
“Durmuş gözlerini yerden kaldırdı:
- Ben öğüdü ne yapayım? Bana para lazım efendim.
- Para kullanılır, biter, yahut kaybolur, oğlum. Ama insanın aldığı öğüt hiç bitmez. Ölünceye kadar işine yarar” (Ömer Seyfettin, 2016, s.105).
“Durmuş, mahzun mahzun yine önüne baktı. Kuru lafın işe yarayacağına hiç aklı ermedi. Tekrar Müstakim Efendi’nin eteğini öptü. Çıkıp gidecekti. İhtiyar:
- Dur oğlum, dedi. Şöyle duvarlara bak… Görüyorsun ya… Hep kitap dolu… Burada beş bin kitap var. Ben bunların hepsini okudum. Ömrüm ilim ile geçti. Saçım, sakalım kitap üzerinde ağardı.
Aklın, paradan daha kıymetli, paradan daha işe yarar bir şey olduğuna kanaat getirdim. Öğüt, hazır bir akıl demektir. Yoksa ben sana senede beş on lira verebilirim. Fakat paradan daha çok kıymetli olan bir öğüt veriyorum. Aklın varsa kal. Bana hizmet et” (Ömer Seyfettin, 2016, s.105).
“ Bir gece sabaha kadar uyuyamadı. Daha şafak sökmeden atlarını hazırlattı. Kasabaya doludizgin koştu. Sabah namazını henüz bitiren Karababa’yı seccadesinde buldu. Bu Şeyh,
devrinin en büyük erenlerindendi. Tekkesi ümitsizlerin mâbediydi. Deli Murat’ı görünce gülümsedi:
- Hoş geldin. Seni bekliyordum, dedi” (Ömer Seyfettin, 2016, s.118).
“Yahut da, büyük bir menzil açar, geleni geçeni fakir, zengin ayırt etmeden doyurursun. Hepsinin gönlünü hoş edersin! Dedi” (Ömer Seyfettin, 2016, s.120).
“Gündüzleri menzilin önündeki çardağa oturur, uşakların, yolcuları nasıl ağırladıklarına nezaret ederdi. Karnı tok olanlara bile mutlaka aşından bir yudum tattırırdı. Bir gün bu çardakta kefaretinin kabul olunup hacca gidebileceğini düşünürken daldı” (Ömer Seyfettin, 2016, s.121).
“Eyüp’te bir ip fabrikasının müdürü sınıf arkadaşımdı. Ona bir tavsiye yazdım. “Al bunu, götür.
Çalış, para kazan, ye… Kimseden para isteme!” dedim. Teşekkür etti. Amma yine yakamı bırakmadı. “Bari iki kuruş verin. Şimdi ekmek peynir alayım. Açlıktan ölüyorum.” Azıcık daha verecektim. Elimi cebime götürdüm. Birdenbire bu lüzumsuz merhametle kuvvetli bir gencin azmini kıracağımı düşündüm. Evet, sırf merhametle yapılmış bir muavenet, halis bir cinayetten başka bir şey değildir. Kime acıyıp “bir sâyin mukabili olmayarak” muavenet edersek, onun azmini, iradesini dumura uğratıyoruz demektir” (Ömer Seyfettin, 2017, s.28).
“Hiç” dedi, “yatacak yerim yok da, dolaşıyorum.”
Gölgelerden biri,
“-Öyleyse bizimle beraber gel!” emrini verdi.
Reşit’in artık iradesi kalmamıştı. Arkalarından yürüdü” (Ömer Seyfettin, 2017, s.42).
“Niğdeli tüccar, dahili istikraza dair malumat vermeye başladı. “Hem bizim kârımız, hem de devlete, millete, vatana hizmet” diyordu. (Ömer Seyfettin, 2017, s.108)
“Yalnız Efe’ den kimsenin şikayeti yokmuş. Ne kimseyi dağa kaldırmış, nede fidye istemiş.
İstediği hep fakirler, kimsesizler, dullar, öksüzler içinmiş. Camisine bakmayan köye haber gönderir; “Gelecek Ramazana kadar mescitleri tamir etmezlerse samanlıklarını yakarım.”
dermiş. Onun sayesinde camiler şenlenmiş, köylü zulümden kurtulmuş, öksüzlerin, yoksulların yüzü gülmüş. Her köyün korusunda gizli bir ağaçta bir heybe asılı imiş. Köy halkı bu heybe boşaldıkça içine sucuk, şeker korlarmış. Yalnız Efe’nin kaza içinde belki elli dalda heybesi varmış. Kimseye ağırlık olmaz, kimseyi sıkıştırmaz, herkesin gönlünden kopanla geçinirmiş”
(Ömer Seyfettin, 2017, s.124).
“Musluğu Ali koparmıştı, dedi, ben de biliyordum. Ama o çok zayıf, hem hastadır. Görüyorsun, falakaya dayanamaz. Belki ölür, daha yataktan yeni kalktı.
- Ama sen niçin onun yerine dayak yedin?
- Niçin olacak. Biz onunla ant içmişiz. O bugün hasta, ben iyi, kuvvetliyim. Onu kurtardım işte”
(Ömer Seyfettin, 2017, s.30).
“Fakat bu atasözü de Hüsam Efendi’yi kurtarmıyordu. Çünkü son derece çirkin olmakla beraber fakirdi de... Hamdune Hanım bu kusuru;
- “Allah fazlasıyla vermiş, bizim paraya ihtiyacımız yok!” diye görmemezlikten geldi” (Ömer Seyfettin, 2014, s.119).
“Bütün dünya işlerine karısı Naciye Hanım bakar, vakıflarından, iratlarından paraları toplar, evi idare eder; mahallenin fakir kızlarını, kimsesiz dulları, muhtaçları vakit vakit sevindirirdi” (Ömer Seyfettin, 2017, s.111).
“...Merhamet, şefkat, elalem kimsenin umrunda değil. Sadakanın ismi unutulmuş. Yiyiniz, içiniz, keyif ediniz. Çalınız, oynayınız. Güzel evlerin içinde, temiz karyolalarda, rahat rahat gündüz uykularına yatınız. Ah nerede erdem?” (Ömer Seyfettin, 2018, s.188-189).