• No results found

Effektiv og miljøvennlig transport i byområdene - bypakkene

4. Konsentrert satsing og tøffere prioritering

4.2 NHOs prioriterte prosjekter

4.2.4 Effektiv og miljøvennlig transport i byområdene - bypakkene

Ohio'nun Lorain kentinde Broadway ile Otuz Beşinci Caddenin güneydoğu köşesinde terk edilmiş bir işyeri var­

dır. Bu yapı ne arka planındaki mavimsi gri gökyüzüyle, ne de çevresindeki gri ahşap evler ve telefon direkleriyle uyum sağlar. Üstelik, sinir bozucu ve karamsar bir biçim­

de yoldan geçen herkesin gözüne batar. Bu küçük kente arabalarıyla gelenler, bu yapının niçin bugüne dek yıkıl­

mamış olduğunu merak eder, o çevrede oturan insanlar da oradan geçerlerken başlarını başka yöne çevirirler.

Bir zamanlar, bu yapıda bir piza salonu varken, bu kö­

şede, yalnızca ayaklarını yerde sürüyerek dolaşan on'lu yaşlardaki oğlanların toplandıkları görülürdü. Bu çocuk­

lar, erkekliklerini sınamak, sigara içmek, ufak çapta hay­

lazlıklar yapmak amacıyla burada buluşurlardı. Yavaş ha­

reket eder, yavaş güler, ama sigaralarının küllerini çabu­

cak, çok sık fıskeleyip düşürürler, bu alışkanlığa ilgi du­

yan acemilere caka satarlardı. Bu böğürme sesleri duyul­

madan, bu süslü oğlanlar görülmeden çok önceleri, bu ya -pı, yağlı kurabiyeleri, haşhaş tohumlu küçük çörekleriyle kendi çapında ünlü bir Macar fırıncıya kiralanmıştı. On­

dan önce, burada bir emlak bürosu açılmış, daha da önce, birtakım Çingeneler burayı iş merkezi olaı:ak kullanmış­

lardı. Çingene ailesi, yapının görüp göreceği en önemli farklılığı, özelliği olan, büyük tek parça pencere camını taktırmıştı. Ailenin kızları pencerelere asılı metrelerce uzun kadife perdeler, doğu işi kilimler arasında sırayla otururlardı. Dışarıya bakarlar, arasıra gülümserler, ya da göz kırparlar, ya da-yalnızca arasıra-işaretleşirlerdi.

Ço-ğu kez bakar dururlardı, uzun kollu, uzun etekli, süslü püslü giysileri, gözlerinde parıldayan çıplaklığı gizlerdi.

O bölgenin nüfusu öyle akışkandır ki, belki de hiç kim­

se daha daha öncesini, Çingenelerden önce, Breedlove'la­

rın orada yaşadıkları günlerde, dükkanın önünde topla­

nan on'lu yaşlardaki çocukları anımsayamaz. Bir.emlakçi­

nin heveslerinin kalıntılarıyla birlikte çürüyen oğlanlar.

Mahallede bir hareket, iş gücünde bir gürültü, belediye başkanının bürosunda bir dalgalanma yaratmaksızın bo­

yaları dökülmekte olan bu gri kutunun içine girip çıkıyor­

lardı. Ailenin her üyesi kendi bilinç hücresinde, her bi­

ri-oradan bir parça deneyim, şuradan bir parça bilgi edi­

nerek-kendi gerçeklik yorganını yama yama oluşturuyor­

du. Birbirlerinden devşirilmiş küçük küçük izlenimlerle kendilerine bir aitlik duygusu yaratmışlar ve birbirlerini nasıl bulmuşlarsa öyle idare etmeye çalışıyorlardı.

Yapının yaşam alanları ilk kuşak mal sahibi Yunanın kafasından çıktığı biçimiyle hayal gücünden yoksun ola­

rak planlanmıştı. Geniş 'işyeri' alanı tavana kadar ulaşma­

yan suntalarla iki odaya ayrılmıştı. Aile içinde ön oda ola­

rak adlandırılan bir oturma odasıyla, günlük yaşantının çoğunun geçtiği bir yatak odası vardı. Ön odada iki sedir, bir duvar piyanosu, bir de üzerindeki süslerle, toz içinde, iki yıldır orada duran, ufak tefek yapay Noel ağacı bulunu­

yordu. Yatak odasında üç yatak vardı: On döıt yaşındaki Sam:ıpy için dar bir demir yatak, on bir yaşındaki Pecola için başka bir yatak, Cholly ile Bayan Bı:eedlove için de çift kişilik bir yatak. Bir kömür sobası, sıcaklığın eşit dağılımı­

nı sağlamak için yatak odasının tam ortasında duruyordu.

Sandıklar, sandalyeler, küçük bir sehpa, suntadan bir giy­

si dolabı duvar kenarlarına yerleştirilmişti. Mutfak, bu da­

irenin arka tarafında ayrı bir odaydı. Banyo diye bir şey yoktu. Tuvalet olarak, kiracıların kulaklarına sesi gelse de, gözlerinden gizlenmiş, bir oturak vardı.

Mobilyalarla ilgili söylenecek fazla bir şey yok. Tasar-35

lanmış, üretilmiş, taşınmış, çeşitli düşüncesizlik, açgözlü­

lük ve kayıtsızlık durumlarında satılmış olan bu mobilya­

lar tanımlanabilmek dışında her türlü özelliğe sahiptiler.

Kimse kendilerine ilgi göstermeden yıllanınışlardı. Birile­

rinin olmuşlar, ama anlaşılmamışlardı. Hiç kimse her iki sedirin yastıkları altında ne bir kuruş ne de bir broş kay­

betmiş, ne kaybettiği ne de bulduğu nesnenin yerini, za­

manını anımsamıştı. Kimse çıkıp da, "Ama daha bir daki­

ka önce üzerimdeydi. Tam şurada oturmuş, diyordum ki .. . " ya da "İşte burada. Bebeğin karnını doyururken üze­

rimden kayıp düşmüş olacak!" dememişti. Hiç kimse ya­

taklardan birinde doğum yapmamıştı-bir bebeğin ayakta durmayı öğrendiği zaman kendini yerden kaldırabilmek için tutunup boyalarını yolduğu yerleri sevecenlikle anım­

sayan biri çıkmamıştı. Hiçbir tutumlu çocuk çiklefüıi top gibi masanın altına yapıştırmamıştı. Ailenin dostu, yağlı enseli, evlenmemiş, dünyanın yemeğini yiyen, hiçbir mut­

lu sarhoş, piyanonun başına oturup, 'Sen Benim Gün Işı­

ğımsın' şarkısını çalmamıştı. Hiçbir genç kız şu ufak tefek Noel ağacına bakarak onu süslemiş olduğu zaman anımsa­

mamış, ağaçtaki şu mavi topun düşüp düşmeyeceğini ya da ERKEGİNİN o ağacı görmek için geri dönüp dönmeye­

ceğini merak etmemişti.

Bu mobilyalarla ilgili hiçbir anı yoktu. Kuşkusuz, önemsenecek bir anı yoktu. Bir parça mobilya bazan fizik­

sel bir tepkime de yaratabiliyordu: Üst barsak yollarında asit çoğalması, o mobilyanın geçmişiyle ilgili olaylar anım­

sandığında insanın ensesini hafif bir terin basması gibi.

Örneğin, sedir. Bu nesne yeni olarak satın alınmış, ama eve teslim edildiğinde kumaşı arkadan boydan boya yııtıl­

mıştı. Satıcı da sorumluluğu üzerine almıyordu ...

"Bana bak, arkadaş. Onu kamyona yüklediğimde sa­

pasağlamdı. Bir kez kamyona konulduktan sonra satıcı­

nın yapacağı bir şey yoktur ... " Listerine ile Lucky Strike kokuyordu nefesi adamın.

"Yeni alman bir kanepede yırtık istemiyorum," diyor­

du, öteki adam, hakkını arayan bakışları ve gerilmiş haya­

larıyla.

"Bok yeme be adam. Bok yeme . . . "

Bir sedirden nefret edebilirdiniz, kuşkusuz. Ama bir sorun değildi bu. Yine de ayda

4.80

doları bir araya getir­

mek zorundaydınız. Parçalanmaya yüz tutmuş, berbat, küçük düşürücü bir sedir için ayda

4.80

dolar ödemeniz ge­

rekiyorsa-ona sahip olmaktan bir zevk alamayacaktınız.

Bu zevksizliğin pis kokusu her şeye sinmişti. Bu pis koku, sunta duvarları boyamanıza, sandalyeye uygun bir kumaş bulmanıza, hatta döşemenin ucuz iskeletini, ondan da ucuz olan işçiliğini ortaya çıkaran, geniş bir uçurum hali­

ne gelmiş olan yırtığını dikmenize engel olurdu. Üzerinde uyuyan bir uykunun diriltici etkisini engellerdi bu döşek.

Üzerindeki sevişmelerin sinsice gerçekleştiğini vurgular­

dı. Tıpkı ağı·ıyan bir dişin, ağrıyı tekbaşına sürdürmek is­

temeyip bu acıyı gövdenin başka yerlerine yayması-nefes almayı güçleştirmesi, görüşü sınırlaması, sinirleri bozma­

sı gibi, kendisinden nefret edilen bir parça mobilya da, evin her yanını kaplayan ve kendisiyle ilişkisi olmayan nes­

nelerden alınacak zevki de kısıtlayan tatsız bir ortam oluş­

turmuştu.

Breedlove'ların evinde her şeyden ve herkesten ba­

ğımsız yaşayan tek canlı nesne kömür sobasıydı, ateşi ken­

di keyfince 'söner', 'küllenir' ya da 'harlar'dı, oysa aile onu besler, onun kurallarını bütün ayrıntısıyla bilirdi: Ser­

piştir, boca etme, çok atma.· .. Sanki kendi izlercesine göre canlanıyor, azalıyor ya da sönüyordu. Sabahları ise genel­

likle sönmeye karar verirdi.

37

İŞTFAİLEANNEBABADI CKVEJ ANEBUYEŞİLBEY