• No results found

Bu mucize bi’setin 10. senesinde Kureyş müşriklerinin isteği üzerine Allah’ın izni ile peygamberimizin (sav) duası üzerine vuku bulmuştur.3 Kureyş müşriklerinden Velid bin Muğire, Ebu Cehil bin Hişam, Âs bin Vâil, Âs bin Hişam, Esved bin Abd-i Yeğûs, Esved bin Muttalip, Zem’â bin Esved ve Nadr bin Hâris peygamberimizin aciz kalacağı bir mucize isteyerek davasını çürütmek için söz birliği ettiler ve dediler ki:

“-Ya Muhammed! Eğer sen gerçek bir peygamber isen bize ayı ikiye ayır ve bir parçasını Ebu Kubeys dağı, diğer parçasını da Kuaykıyan dağı üzerinde göster” dediler.

Peygamberimiz (sav):

“-Eğer bunu yaparsam gerçekten inanır mısınız?” diye sordu.

Müşrikler:

“-Evet! Ancak biz sana bu durumda inanırız, yoksa senin bir peygamber olmadığını her yerde ilan ederiz” diye cevap verdiler.

Ayın bedir halinde olduğu bir gece peygamberimiz (sav) müşriklerin bu isteklerini gerçekleştirmesi için yüce Allah’a yalvardı.4 Cebrail (as) peygamberimize (sav) gelerek “Bu gece müşriklerin Kâbe’ye toplanmalarını söyle, istedikleri mucizeyi göstereceğini onlara haber ver” dedi. Peygamberimiz (sav) de Cebrail’in (as) söylediği şeyi onlara haber verdi.5

Müslümanlar ve müşrikler Kâbe’de toplandılar. Ayın çıkmasını beklediler. Ay Ebu Kubeys dağı üzerinde doğdu. Bir mızrak boyu yükseldi. Peygamberimiz (sav) de Kâbe’de namaz kıldı ve dua etti. Sonra aya doğru döndü ve şahadet parmağı ile aya işaret buyurdular.

Yani bir elif çizdi. Peygamberimizin (sav) bu işareti ile birlikte ay ortadan ikiye yarılarak

1 Zümer Suresi, 39:53

2 Beyhaki, Sünen-i Kübra, 9:13–14; Elmalılı, Tefsir, 6:501

3 Diyarbekirî, Tarihu’l-Hamîs, (Beyrut) 1:298

4 Ebu Nuaym, Delâil-i Nübüvve, 1:234–235

5 Suyutî, Dürrü’l-Mensûr, 6:133

ayrıldı. Bir parçası Ebu Kubeys dağı üzerinde, diğer parçası da Kuaykıyan dağı üzerinde bir müddet durdu.1

Peygamberimiz (sav) mü’minlere döndü ve:

“-Yâ Ebû Seleme bin Abdu’l-Esed! Yâ Erkam bin Ebi’l-Erkâm! Şahit olun!” dedi.

Müşriklere karşı döndü ve:

“-Yâ Velid bin Muğire şahit ol! Yâ Âs bin Vâil şahit ol! Ey Kureyşliler! Şahit olunuz!”

dedi.2

Müşrikler ise: “Bu Ebu Kebşe’nin oğlunun bir sihridir. Bizim gözlerimizi büyüledi”

diyorlardı.3 Bazıları da “Şayet Muhammed bize büyü yaptıysa tüm dünyayı da büyüleyemez ya! Çevreden gelenlerden ve dağdaki çobanlardan sorarız. Onlar da gördüklerini itiraf ederlerse inanırız” dediler.4

Ebu Cehil “Derhal çevreye adamlar salın. Şayet dağdaki çobanlar ve yoldaki kervanlar görmüşlerse o zaman inanırız” dedi. Dağdan koyun otlatan çobanlara, Mekke’ye gelen kervanlara ve çevre çadır ve köylerde yaşayanlara sordular. Bunların içinde uyumayan ve görenler itiraf ettiler, yeminler ettiler ve “Evet! Biz ayın ikiye yarıldığını ve dağın iki tarafında durduğunu gördük” dediler.5

Bu çok önemli bir hadise ve mühim bir olaydı. Günlerce ve haftalarca konuşuldu.

Herkes konuşuyor, birbirlerine soruyor ve üzerinde yorumlar yapıyorlardı. Bütün bunlara rağmen kalpleri taştan daha katı ve akılları küfür ve şirk zulmeti ile bulanmış olan müşrikler inanmakta direndiler. “Bu Muhammed’in müstemir ve devam eden sihirlerinden birisidir”6 dediler.

Sonunda “Ebu Talibin yetiminin sihri semaya da tesir etti!?” 7 şeklinde son hükümlerini verdiler. Bu olay üzerine Kamer Suresi nâzil oldu.

“Bismillâhirrahmânirrahîm.

Kıyamet yaklaştı ve ay ikiye yarıldı. Onlar bu büyük mucizeyi görünce “Bu Muhammed’in devam eden sihirlerinden biridir” dediler. Onlar peygamberi yalanlayarak kendi hevâ ve heveslerine uydular; ancak Allah’ın takdir ettiği şey amacına mutlaka ulaşacaktır. Yemin olsun ki, onlara kendilerini inkâr ve isyandan vazgeçirecek nice haberler ve deliller geldi. Onlarda nice hikmetler ve ibretler vardır. Ancak bu onlara fayda vermez.

Ey Resulüm! Sen onlara aldırma ve onlar senden yüz çevirdikleri gibi sen de onlardan yüz çevir.”8

Mucize peygamberlik davasını ispat ve tasdik etmek üzere inkâr edenleri iknâ etmek içindir; imana zorlamak için değildir. Sair yerlerde göstermek veya herkesi iknâ edecek derecede günlerce ayın iki parça şeklinde gökyüzünde kalması imtihan sırrına aykırıdır.

İmtihanın gereği “akla kapı açmak ve ihtiyarı elden almamaktır.”

1 Buhari, Menâkıb, 27, 36 (7:182); Müslim, 4:2158 (Kitab-ı Sıfatu’l-Münâfıkîn, 43, 44, 45, 46, 47) Tirmizi, Kitab-ı Tefsir, 55; Müsned-i Ahmed, 1:377, 413, 447

2 Ebu Nuaym, Delail, 1:234–235; Kurtubî, Tefsir, 17:27

3 İbn-i Kesir, Tefsir, 4:262; Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1:234

4 Ebu Nuaym, Delâil, 1:236

5 Kadı İyaz, Şifa, 1:235; Ebu Nuaym, Delâil, 1:236

6 Kamer Suresi, 54:2; Tirmizi, Sünen, 2:397; Taberi, Tefsir, 27:87

Ayın ikiye yarılması ay yüzeyi üzerinde yapılan araştırmalar da desteklemektedir. Ayın etrafında dolaşan

“Sputnık” uzay aracı ve uydunun gönderdiği resimlerde ayın ortasında 1500 m. genişliğinde büyük bir yarığın bulunduğu tespit edilmiştir. Amerikalı ilim adamları bu çatlağa “Radley Rille” (Dar Vadi ve Yarık) adını vermişlerdir. Apollo–15 tarafından yapılan bu araştırma halka açıklanmamıştır. Ancak 29 Temmuz 1971 tarihli “The Guardian” isimli İngiliz gazetesi bu konuda bir makale neşretmiştir. (Muhammed Hamidullah, İslam Paygamberi, (1993-İstanbul) 1: 127)

7 Kadı Iyaz, Şifa, 1:238

8 Kamer Suresi, 54:1–8

Yüce Allah insanların ve inkârcıların heva ve heveslerine göre değil, hikmetinin gerektirdiği şekilde mucizesini göstermiştir. Ta ki Ebubekir (ra) gibi elmas ruhlular ile Ebucehil gibi kömür ruhlular birbirinden ayrılsın.

Ayın ikiye yarılma mucizesi gecede ve herkesin uykuda olduğu gaflet zamanında ve ani olarak sadece Mekke halkının haberi varken gösterilmiştir. Uzak beldelerde ve çevre yerleşim yerlerinde ve devletlerde peygamberlik davasından haberi olmayanlar ayın ikiye yarıldığını tesadüfen görseler bile ya gözlerine inanmayacaklar veya söylediklerinde başkalarını sözlerine inandıramayacaklardır. Hem de ayın bir başka yerde görülmesini engelleyen bulut, yağmur gibi engeller ile ayın henüz çıkmamış olması ve uzak bölgelerin gündüz olması da bu mucizenin herkesçe görülmesini engelleyecektir. Bu sebeplerden dolayı elbette dünya tarihine geçmeyecek ve herkesçe bilinen bir mucize olmayacaktır.

Bütün bunlara rağmen İslamı çürütmek ve Kur’anı inkâr etmek için en küçük fırsatları değerlendiren Mekke müşriklerinin Kur’anda ifadesini bulan bu mucizeyi inkâr etmeyerek

“Sihirdir” demeleri bu mucizenin vukuuna en büyük delildir.1 19. Ebu Talib’in Vefâtı: (M. 620)

Bi’setin/Nübüvvetin 10 yılı içinde Ebu Talip hastalandı ve yatağa düştü.

Peygamberimiz (sav) bu duruma çok üzüldü. Kureyşin ileri gelenlerinden, sözü dinlenir ve itibarı çok yüksekti. Peygamberimizi (sav) her hal ve şartta desteklemiş ve akrabalık hakkını bihakkın yerine getirmişti. Boykot yıllarından Müslümanlar ile beraber aynı sıkıntıları çekmiş; ama ne peygamberimize ve ne de Müslümanlara müşriklerin bir zarar vermesine müsaade etmemişti. Bütün bu güzel meziyetlerinden dolayı peygamberimiz (sav) onun Müslüman olmasını çok arzu ediyordu.

Ebu Talip hastalanmıştı. Hastalığı gittikçe artıyordu. Peygamberimizin (sav) yanında olduğu bir gün şöyle dedi: “Ey kardeşimin oğlu! Ben öldüğüm zaman Kureyşliler seni rahat bırakmazlar. En iyisi sen Neccaroğullarından olan dayılarının yanına Yesrib’e git. Çünkü onlar kendi yurtlarında bulunanı korumaya çok değer verirler”2 dedi.

Sonra Ebu Talip büyük oğlu Talibi çağırarak ona tavsiyelerde bulundu ve şöyle dedi:

“Ey Tâlip! Oğullarımın içinde en büyüğü sensin. Bunun için vasiyetimi sana yapıyorum.

Artık benim vaktim tamam oldu. Ömrüm tükendi. Benden sonra elbette sen benim yerime geçmek isteyeceksin. Babamızdan bize kalan Harem başkanlığı ve Arap ululuğu bizimdir.

Babam Abdulmuttalip de vefat edeceği zaman Arap liderlerini yanına çağırdı beni oğulları içinde kendi yerine Haremin başkanı yaptı. Milletimizin liderliğini de bana verdi. Şimdi senin de gönlünde böyle bir ümit vardır. Ama benim sana vasiyetim budur ki, sen bu hayalden vazgeç. Böyle bir düşüncen varsa bunu bırak. Artık bundan sonra bizim hükmümüz ve hükümetimizin zamanı geçti. Çünkü Muhammed varken Harem başkanlığı kimseye düşmez.

O herkesten çok bu makama layıktır. Ancak onun ile Araplar arasında bir din meselesi vardır.

Ben inanıyorum ki onun dini galip gelecek ve o bu Mekke’nin lideri olacaktır. Ancak bana atalarımın geleneğini devam ettirmek düşer. Sana gelince sen bu işlerden geri dursan iyidir.

Çünkü şayet benim yerime geçecek olursan Araplar seni kardeşlerin Ali ve Cafer’e, amcan Hamza’ya ve yeğenim Muhammed’e karşı seni çıkarmak isteyeceklerdir. Bu da sana ve bizim sülalemize yakışmaz.

Ey oğul! Şunu da bil ki; Amcan Abdullah’ın oğlu Muhammed bu cihanın eminidir. Asla yalan söylemez ve yanlış bir iş yapmaz. Bu dünyanın düzenini Allah ona vermiştir. O hak peygamberdir. Mucize ve keramet sahibidir. Onun bulunduğu yerde bu cihanın büyükleri büyüklüklerini kaybetmişlerdir. Çünkü adalet ve doğruluk ondadır, hakkı ve hakikati müdafaa

1 Şakk-ı Kamer konusunda bütün şüpheleri giderecek geniş bir açıklamayı okumak isteyenler Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin “Mektubat” isimli eserinin 203–206 sahifelerine bakabilirler.

2 İbn-i Saad, Tabakat, 3:543

etmek onun işidir. Sana yakışan da benden sonra onun hizmetini yapmaktır. Onun yoluna gir ve dininden de ayrılma ki dünyanın uluları arasına giresin”1 dedi.

Talip vasiyeti dinledi ve bir şey demeden yanından ayrıldı.

Daha sonra peygamberimiz (sav) tekrar Ebu Talib’in ziyaretine gitti. Yanına oturdu.

Ebu Talibin yanında Abbas, büyük oğlu Talip ve Kureyş ileri gelenlerinden Ebu Cehil ile Abdullah bin Ebi Ümeyye vardı. Ebu Talibi yalnız bırakmayan müşrikler onun Müslüman olmasından çok endişe ediyorlardı. Çünkü Kureyş’in geleneklerini en iyi bilen ve koruyan Ebu Talip idi. Onun Müslüman olması demek dinlerine ve dinlerinden kaynaklanan geleneklerine büyük bir yıkım demekti.

Her hal ve şartta iman ve hidayet telkininde bulunan peygamberimiz (sav) burada Ebu Talibe dönerek: “Amcacığım! Artık vakit geldi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a kavuşma zamanıdır. Hak din olan Tevhit dininin alameti olan kelime-i şahadeti söyle ki Allah’ın huzuruna iman ile varasın. Böylece Allah’ın imansızlar için hazırlamış olduğu dehşetli cehennem azabından kendini kurtarasın. Ben de Allah’ın huzurunda senin imanına şahitlik ederek şefaatte bulunabileyim” dedi.

Ebu Talibin yanında bulunan Ebu Cehil ve Abdullah bin Ümeyye ikisi de birden “Ya Ebu Talib! Sen şimdi yanında büyüttüğün yetiminin sözüne uyarak atalarının dinini terk mi edeceksin?” dediler.

Ebu Talip bunun üzerine peygamberimize döndü ve: “Ya Muhammed! Bilirsin, seni çok severim. Sözün doğrudur ve peygamberliğin de gerçektir. Ben senin risaletini inkâr etmiyorum. Ancak Arap kavmi içinde büyük bir itibarım vardır. Bu itibarımı yitirmek ve ‘Ebu Talip seyyidliği ile ölmedi. Sonunda ölümden korktu da atalarının dinini terk etti ve Arapların itibarını düşürdü’ demelerinden korkuyorum” dedi.

Peygamberimiz (sav) bunlara aldırmadan telkinine devam etti: “Ya Ammî! Görüyorsun ki dünya fani ve her canlı mutlaka ölümü tadıyor. Ahirette ise ebedi bir hayat bizleri bekliyor.

Oradaki azap bu dünyadaki halkın senin hakkında söylediklerine değer mi? Buradaki itibarının Allah katında bir değeri var mı? Bırak halk ne söylerse söylesin” buyurdu.

Ebu Talib: “Ya Muhammed! Benim senin üzerinde çok hakkım var ve sana çok iyiliklerim vardır. Benim bu iyiliklerimin ahirette bana yeterli olacağını sanıyorum. Ya Muhammed! Benim horluk içinde ölmemi bana reva görme… Arapların içinde beni Kureyşli atalarımın dini üzere ölmeme bırak!” diyerek kavim ve kabile hissi ile hareket etmekte ısrarcı oldu. Gözlerini yumdu ve başını çevirdi. Bu hareketiyle “Yeter artık söyleme!” demek istemişti. Cahiliye’nin adetlerinden olan Irkçılık taassubu imanına engel olmuştu.

Peygamberimiz (sav) “Ey Amca! Şunu bil ki, Allah tarafından engel olununcaya kadar senin için af dilemeye devam edeceğim”2 buyurdular. Peygamberimiz (sav) bu konuda öyle ısrarla dua etti ki sonunda yüce Allah kendisini ikaz etti ve şöyle buyurdu: “Ey Resulüm! Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin; ancak Allah dilediğine hidayet verir. Doğru yolda olanı da hidayete girecek olanı da en iyi bilen Allah’tır.”3

Nihayet Ebu Talip sahih bir imana nâil olmadan Miladî 610 yılında 87 yaşında hayata gözlerini yumdu.4 Öldüğü zaman Müslümanlar Şı’b-ı Ebî Talip Mahallesinden çıkmışlardı ve müşriklerin boykotu da kaldırılmıştı. Vefatı hicretten üç yıl önce Şevval ayının ortasına rastlamıştı.5

Ebu Talibin vefatı üzerine peygamberimiz (sav) gözyaşlarını tutamayarak ağladı. İman ile vefat etmediğinden dolayı çok üzüldü. Ebu Talib’in cenazesinin başına gitti. Elleri ile

1 Mustafa Darîr, Siyer-i Nebi, 227–229

2 Buhari, Sahih, 2:326; Taberi, Tarih, 2:219–220

3 Kasas, 28:56

4 İbn-i Hişam, Sire, 1:60

5 Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, 1:236; İbnu’l-Esir, El Kâmil, Tarih, 2: 90

bütün bedenini meshetti. Çünkü peygamberin dokunduğu cesedi kurtlar yemez, çürümez ve dokunduğu yere ateş dokunmazdı. Ama yüce Allah ayaklarının altını peygamberimize (sav) unutturdu.

Daha sonra sahabeleri peygamberimize (sav) sordular:

“Yâ Resulallah! Ebu Talibin size olan yardımını biliyorsunuz. Bunun ahirette kendisine faydası olmayacak mıdır?”

Peygamberimiz (sav) cevap verdiler:

“Yüce Allah onu kâfirlerin boynuna geçirilecek olan alev halkalarından korusun, şeytan bölüklerinin arasına koymasın, akrep ve yılanlar kendisine dokunmasın diye onun vücudunu baştan aşağıya meshettim. Allah bana onun ayaklarının altını unutturmuş. İşte cehennemin ateşi oradan onu yakarak beynine kadar ulaşacaktır. Cehennemde onun azabı ancak bu kadar olacaktır”1 buyurdular.

Peygamberimiz (sav) Hz. Ali’ye (ra) “Git, babanı yıka ve göm. Onu müşriklerin eline bırakma” buyurdu. Hz. Ali (ra) söyleneni yaptı ve döndü peygamberimizin (sav) yanına geldi.

Peygamberimiz (sav) ona dua etti ve git yıkan dedi. Hz. Ali (ra) gusletti ve geldi.2 Baktı peygamberimiz (sav) Rahmet-i ilâhiyeden Ebu Talibin affı için dua ediyor ve rahmet dileğinde bulunuyor. “Amca! Rabbim seni rahmetine eriştirsin ve hayırla mükâfatlandırsın”

diye yalvarıyordu.

Yüce Allah şu ayeti inzâl buyurdu: “Akraba bile olsalar imansız giderek cehennemlik oldukları belli olduktan sonra müşrikler hakkında Allah’tan af dilemek ne peygambere ve ne de inananlara uygun düşmez.”3

Peygamberimiz (sav) bunun üzerine dua etmeyi bıraktı; ama Ebu Talibin vefatına da çok üzüldü. Bu konuda şöyle diyordu: “Üzerime gelen bu gelen iki musibetten hangisine daha çok yanacağımı bilemiyorum.”4 Bunlardan biri Hz. Hatice’nin vefatı, diğeri ise Ebu Talibin ölümü idi. Nihayet peygamberimiz (sav) bu seneye “Senetü’l-Ahzân” (Hüzün Senesi) adını verdi.5