İslam bilginleri Sıffîn Savaşında gerek Hz. Ali (ra) gerekse Hz. Muaviye (ra) tarafında öldürülenler ve ihlâs sahibi olanların ehl-i necat ve ehl-i cennet oldukları konusunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bu savaş iktidar kavgasından çok Allah rızasını kazanmayı ve İslamiyet’in menfaatinin amaçlaması, içtihat neticesi Hakk’ın ortaya çıkması içindir. Malum içtihat eden isabet etse iki sevap, hata etse bir sevap kazanır. Her ne kadar Hz. Ali (ra) isabetli diğerleri hata da etmiş olsalar yine günahkâr sayılmazlar. Kötü niyetli olan ve fitne çıkaranlar ise sahabeler değillerdir. Sahabelerin arkasına sığınarak fitne çıkaranlar ve onların saflıklarından hakkı müdafaalarından istifade edenlerin durumunu ise kalpleri bilen ve “Âdil-i Mutlak” olan Allah’a havale etmişlerdir.
Bu nedenle İmam-ı Şafii (ra) gibi Kureyş’in en meşhur âlimleri ve ondan sonra gelenler
“Allah onların kanlarına elimizi bulaştırmadı, biz de dilimizi bulaştırmayalım” demişlerdir.
Asrımızın allamesi ve müceddidi olan Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de İslam bilginlerinin ittifak ettiği “Sahabilerin savaşında kîl-ü kâl etme. Çünkü bu savaşta hem ölen, hem öldüren ikisi de ehl-i cennettir” görüşünü dile getirmiştir.2
Nitekim peygamberimiz (sav) “Davaları bir olan iki büyük topluluk birbiri ile savaşmadıkça kıyamet kopmaz”3 buyurarak ve Sıffin olayını haber vermişlerdir. Bu nedenle yüce Allah Hz. Ali’nin (ra) hak ettiği hakkını verir ve ahirette layık olduğu mevki-i muallâya yükseltir. Hz. Muaviye’yi (ra) de affeder. Zira Yüce Allah’ın bu konuda vaadi vardır. Nitekim Fetih Suresinde “Rıdvan ağacı altında sana biat edenlerden Allah razı olmuştur”4 buyurarak Hudeybiye Anlaşmasında bulunan ve Şecere-i Rıdvan altında Mekke müşrikleri ile savaşmak için Peygamberimize yemin ederek biat eden sahabelerden razı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu biat ve yeminde 1400 sahabe bulunmuştur. Allah’ın razı olduğu sahabeler hakkında konuşmak hatadır.
Ayrıca peygamberimiz (sav) Bedir Ashabı hakkında yüce Allah’ın “Artık ne isterseniz yapın, ben sizi affettim”5 dediğini haber vermiştir. Bu hadisin Kur’ân-ı Kerimdeki dayanağı ise Yüce Allah’ın Fetih Suresinde bütün sahabeleri kast ederek “Onlar için mağfiret ve büyük mükâfat vardır”6 ayetidir. Bu ayet bize sahabelerin affedileceği müjdesini vermektedir.
Affedilen kişilerin affa uğrayan suçlarından dolayı suçlu görülmesi büyük hatadır.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu ayetin izahını yaparken “Mağfiret kelimesi işaret ediyor ki istikbalde Sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret kusurun vukuuna delâlet eder. Ve o zamanda Sahabeler nazarında en mühim, matlup ve en yüksek ihsan, mağfiret olacak. Ve en büyük mükâfat ise af ile mücazat etmemektir”7 demektedir.
1 Kısas-ı Enbiya, 1:557-565; El-Kâmil, 3:287-317
2 Mektubat, 2004, s. 89
3 Müslim, Fiten, 4; Mektubat, 2004, s. 184
4 Fetih, 48:18
5 Ebu Davud, Sünnet, 9
6 Fetih Suresi, 48:29
7 Lem’alar, 2005, s. 62
Bediüzzaman Said Nursi ayrıca Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında mücadelenin önemli bir sebebini şöyle izah eder: “Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffîn'de, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler”1 demektedir.
Bu ince, derin ve önemli meselenin izah yeri burası olmadığı için şu kadarı ile iktifa ediyoruz. Hz. Muaviye’nin (ra) dini saltanatla ve devlet gücü ile koruma düşüncesi, hilafetin ortadan kalkmasına ve yeniden saltanata dönüşe sebep olmuştur. Nitekim peygamberimiz (sav) “Benden sonra hilafet otuz senedir”2 buyurarak gerçek hilafetin otuz sene olacağını haber vermiştir. Bu gelecek haberi Hz. Muaviye’nin (ra) bu mücadelesi ve saltanatı ispat etmiştir. Hz. Muaviye ile başlayan bu dönem artık devletin öne çıktığı ve kutsandığı, “devlet için ve millet için fertler feda edilir” prensibinin siyasete hâkim olduğu bir sistemi getirmiş, bu da pek çok haksızlıkların ve zulümlerin önünü açmıştır. Hz. Ali’nin (ra) takip ettiği ve savunduğu “Bir masumun hakkı bütün insanlara da feda edilmez”3 Kur’ânî prensibinden ve
“Adalet-i Mahza”dan vaz geçerek “Adalet-i İzafiye” ye yönelmeyi netice vermiştir. Hz. Ali (ra) Şeyheyn (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (ra)) zamanında olduğu gibi kabil-i tatbiktir diye hilafet-i İslamiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Hz. Muaviye ve yanındakiler ise zaman ve şartlar değişti, “Adalet-i Mahza kabil-i tatbik değil, çok müşkülat var” diye adalet-i izafiye üzerine içtihat etmişlerdir.4
Sıffın Savaşından Alınan Dersler:
Sıffın Savaşı din adına yapılan bir iç savaş özelliği göstermektedir. Hıristiyanlık dünyasında meydana gelen Mezhep Savaşlarının tarihte “300 Yıl Savaşları” namı ile geçtiğine bakıldığı zaman İslam dünyasında din ve mezhep kavgalarının olmadığını söylemek doğru olacaktır. Avrupa tarihi 1618-1648 yılları arasında Katoliklerle Protestanlar arasındaki bütün Avrupa ülkelerinin katıldığı ve 30 yıl süren süreli savaşların yanında 300 yıl aralıklı olarak devam eden Mezhep Kavgaları ile doludur.
İslam dünyasında pek çok mezhep ve tarikat ortaya çıkmasına rağmen “Din ve Vicdan Hürriyeti” “İlim ve Fikir Hürriyeti” olarak meseleye bakılmış ve ilmî münakaşalar dışında savaş boyutuna taşınmamıştır. Her ne kadar yazılı bir yasadan kaynaklamasa da dinden kaynaklanan “Hürriyet” düşüncesi ve her nevi baskı zulme karşı olmak anlamındaki “adalet”
anlayışı gereksiz ve haksız savaşların önünü almıştır.
Bütün bu düşüncelerin önünü açan fiili olay ise Hz. Ali (ra) zamanında yaşanan İçtihat farkından kaynaklanan “Cemel Olayı” Hilafet ve Saltanat mücadelesinin sonucu meşru halifeye karşı yapılan “Sıffın Savaşı” ve Haricilerin anarşi ve terörünü önlemeye yönelik
“Nehrevan Olayı” gibi belli başlı savaşlardır. Bu olaylarda Hz. Ali (ra) gibi ilim, fazilet ve şecaat sahibi mükemmel bir halife başta bulunmamış olsaydı çok vahim hadiselerin yaşanacağı ve İslam dünyasında sonu gelmez fitne ve mücadelelerin başlangıcı olabilirdi.
Ancak Hz. Ali (ra) mükemmel dirayeti ve tavizsiz dini hükümleri icra etmesi, hak ve hakikati, adalet ve hakkaniyeti esas alan siyaseti, sosyal ve siyasi hayatta ortaya çıkardığı hükümleri ve çözüm önerileri daha sonrakilere birer ölçü kaynağı ve denge unsuru olmuştur.
Hz. Ali’nin (ra) uygulamaları ve Kur’ân ve Sünnet anlayışı ile Müslümanlar arasında yaşanan savaşlarda esirlerin köle muamelesi görmeyeceği, mallarının ganimet sayılmayacağı,
1 Mektubat, 2005, s.90
2 Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizi, Fiten, 48
3 Maide, 5: 32
4 Mektubat, 2004, s.90-91
adalet ve hakkaniyetin gözetileceği, esirlerin öldürülmeyeceği gibi çok önemli hükümler verilmiş ve uygulanarak gelecek nesillere örnek olmuştur. Yine karşı safta olanların da Müslüman kabul edilerek düşman muamelesi görmeyeceği, insaflı davranılacağı, düşmanla yapılan savaşlar gibi “hileye” ve “hıyanete” gidilmeyeceği öğretilmiştir.
Peygamberimiz (sav) Hz. Ali’ye hitaben “Ya Ali! Ben Kur’ânın tenzili için harb ettim, sen ise tevili için harb edeceksin”1 hadisinin manası bu savaşlarda en güzel şekilde yansıtılmış ve Kur’ânın hükümlerinin müslümanlar arasında meydana gelen anlaşmazlıklarda nasıl uygulanacağı gösterilmiştir. Bu nedenle “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” Hz. Ali’nin içtihatlarını esas alarak dini hükümlere kaynak göstermişler ve içtihatlarını Hz. Ali’nin (ra) içtihatlarına bina etmişlerdir.
Bir önemli husus da iktidara karşı “Muhalefet” unsurunun ortaya çıkmasıdır. Hz.
Muaviye (ra) İslam dünyasında ilk olarak “Muhalefeti” temsil etmiş ve “İktidar-Muhalefet”
mücadelesini başlatmıştır. Hz. Ali (ra) “Hakem Olayı”ndan sonra İslam dünyasındaki kırılmayı ve bölünmeyi önlemek için “Muaviyenin hilafetini hor görmeyin” tavsiyesinde bulunarak meşruiyetini kabul ettirmiştir. Bu nedenledir ki Hz. Hasan (ra) Muaviye lehinde iktidar mücadelesinden çekilerek peygamberimizin (sav) “Benim oğlum seyyiddir. Allah onunla iki büyük topluluğu barıştıracaktır”2 hadisinin doğruluğunu ispat etmiş ve doğru olanı yapmıştır.
Hz. Ali (ra) döneminde yaşanan “Sıffın Olayı”nın en gelecekte müslümanlar arasında yaşanması muhtemel olan olayları önlemesi ve ders olması açısından çok önemli ve faydalı sonuçları doğuran bir savaş olması, o savaşlarda ölenlerin durumu konusunda da bizlere önemli ipuçları vermektedir. Bu da İslam bilginlerinin “Her iki tarafta da ölen ve öldürülen samimi insanların cennete girecekleri” konusundaki içtihatlarının haklılığını ispat etmektedir.
B. HAKEM OLAYI VE SONUÇLARI (Safer 37/ Temmuz-Ağustos 657) 1. Hakem Olayı Öncesi:
Sıffın savaşının durmasından sonra “Kur’an hakem olsun” diye ısrar ederek Hz. Ali’yi kesin zafere ulaşmasını önleyen Eş’âs b. Kays Hz. Ali’nin (ra) yanına gelerek “Ben müslümanların Kur’anın hükmüne razı olduğunu görüyorum. İzin verirsen ben Muaviye’nin ne istediğini sorayım” dedi. Hz. Ali (ra) ona izin verdi.
Eş’(as) b. Kays Hz. Muaviye’ye gitti. “Kur’an sahifelerini niçin mızraklara takıp kaldırdınız?” diye sordu. Muaviye (ra) de “Bizim ve sizin Allah’ın kitabına ve emrettiği şeye dönmenizi sağlamak için. Siz içinizden bir hakem seçin gönderin, ben de birini seçeyim. Bu iki kişi Allah’ın kitabına göre hüküm versin. Biz de onların üzerinde ittifak ettiği hükme tabi olalım” dedi.
Bunun üzerine Eş’âs “Doğru karar verdin. Gerçekten doğru olan da budur” dedi. Geldi Hz. Ali’ye (ra) durumu anlattı. Hz. Ali’nin etrafında bulunan bir grup da “Makul olan da budur. Biz de bunu kabul ediyoruz” dediler.
Şamlılar ittifakla siyasi deha olarak gördükleri Amr b. Âs’ı (ra) hakem olarak seçtiler.
Çünkü onlar meseleye siyasi olarak bakıyorlardı. Hz. Ali (ra) tarafında ise durum karışıktı.
Zira Eş’âs b. Kays, Zeyd b. Husayn, Mis’âr b. Fedekî ısrarla Ebu Musa el-Eş’âri’nin (ra) hakem olmasını istiyorlardı.
Hz. Ali (ra) onların ısrarlarına anlam veremiyor ve “Birinci konuda bana isyan ettiniz, bari bu konuda sözümü dinleyiniz ve itaat ediniz. Ebu Musa âlimdir, hafızdır, faziletli birisidir. Çok iyi Kur’ân okur, ancak bu işin ehli değildir. Gelin sözümü dinleyin. Âlim ve fazıl birini seçelim diyorsanız Abdullah b. Abbas ondan daha ilim ve fazilet sahibidir, onu seçelim. Biliyorsunuz Ebu Musa daha önce de insanları bizim aleyhimize kışkırtıyordu.
1 Müsned-i Ahmed, 3:31
2 Buhari, Fiten, 20; Sulh, 9
Meseleyi sonra anlayarak bizimle beraber oldu. Şayet bu işe ehil birini seçelim diyorsanız ben size Eşter’i öneririm. O bu konularda daha mahirdir” dedi.
Onlar ve etrafındaki büyük bir grup hakemlerin Hz. Ali’ye (ra) ve Muaviye’ye (ra) yakın olmamasını savunuyorlardı. Ama ne var ki Muaviye’nin (ra) kendilerini dinlemeyeceğini hesap etmiyorlardı. Israrla Ebu Musa’nın hakem olmasını istiyorlardı. Hz.
Ali (ra) “Maden bana yakın birinin olmasını istemiyorsunuz o zaman El-Eşter en-Nehâi’yi seçelim. O hem bana yakın biri değildir, hem bu işin ehlidir” dedi. Onlar kabul etmediler.
Ahnef b. Kays “Ben Ebu Musa’yı çok iyi tanırım, o çok iyi niyetlidir; ancak bu konularda iyi niyetin faydadan çok zararı olur. Bu nedenle aldatılmaya çok müsaittir. İleri görüşlü biri değildir, işlerin sonuçlarını düşünemez. Bu nedenle ben bu hakemlik işine talibim. Beni seçin” dediyse de kabul etmediler. O zaman “Hakemin tek başına birisi olması uygun değildir. Hiç olmazsa üç kişilik bir heyet olsun, içlerinde ben de bulunayım” dediyse de kabul etmediler.
Birkaç gün süren uzun görüşmelerden sonra Hz. Ali (ra) sordu: “Ebu Musa’dan başkası olmaz mı?” dedi. Onlar “Biz ondan daha faziletli birisini bilmiyoruz ve başkasını asla kabul etmeyiz” diyince Hz. Ali (ra) baktı söz dinlemiyorlar “O halde dilediğinizi yapın!” dedi ve bu söz dinlemeyen kafasızları yanından uzaklaştırdı ve işin sonunu da Allah’a havale etti ve orayı terk etti.1
Ebu Musa el-Eş’âri (ra) Hz. Osman’ın Kufe valisi idi. Hz. Ali (ra) kendisine muhalefet ettiği için görevden almıştı. O da Urz mevkiine giderek inzivaya çekilmiş ve savaşa katılmamıştı. Bu nedenle her iki tarafın da adamı değildi. Olayların iç yüzünü de bilmesi mümkün değildi. Hz. Ali (ra) kendisine haber gönderince geldi. Daha önce Basra ve Kufe valiliği yaptığı ve bu arada Muallimlik yaparak pek çok hafız yetiştirmişti. Bu nedenle şöhreti vardı. Ancak Kur’ânı çok iyi anlayan bir fakih ve olaylara vakıf biri değildi ve siyasi hiçbir yönü yoktu. Bu nedenle Ebu Musa (ra) âlim sayılabilirdi ancak çok saftı. Kalbinde ne varsa dilinde de o vardı. Amr b. Âs (ra) ise kalbindekini çok iyi gizleyerek diliyle farklı şeyler konuşup siyasi olarak sonuç almayı çok iyi biliyordu. Bu nedenle kendisini iyi bir diplomat ve siyasi bir dahi olarak kabul ettirmişti. Ebu Musa olanlara çok üzülüyor, sonuçları ne olursa olsun bu tatsız olayları bitirmek istiyordu. O işin ne siyasi ve ne de hakkaniyet tarafında değildi. Amacı hakkın ortaya çıkması da değildi. Ancak kan akmasının iyi olmadığını düşünüyor ve her iki tarafı da haklılıklarına ve haksızlıklarına bakmaksızın suçluyordu.
Dolayısıyla “hak ile batıl ortasında bi-taraf olanın bertaraf olacağı” ve “hakkı müdafaa etmeyenin haksızlığa bilmeyerek destek olacağından” habersizdi.
13 Safer 37/ 3 Ağustos 657 tarihinde Amr b. Âs (ra) gelerek Hz. Ali’nin (ra) huzurunda Ebu Musa (ra) ile bir araya geldi. Sonra her iki taraf da 40’ar kişilik bir delegasyon nezaretinde “Tahkimnâme” yazmaya ve ortak şartları kayda geçirmeye başladılar.
Tahkimnâmenin başına “Emire’l-Mü’minin ile Muaviye arasnda bir karardır” diye yazılmaya başlayınca Amr b. Âs (ra) itiraz etti. “O sizin halifenizdir; bizim değil. Bu nedenle ‘Emire’l-Mü’minîn’ ifadesini siliniz” dedi. Ahnef b. Kays buna itiraz etti. Eş’âs b. Kays ise Hz. Ali’ye dönerek bu ifadenin silinmesini istedi. Bunun üzerine Ahnef b. Kays Hz Ali’ye “Sakın, mü’minlerin emiri ifadesini silmeyesin. Bunu yaparsan bir daha asla ona ulaşamazsın” dedi.
Bu münakaşa üzerine Hz. Ali (ra) “Allahü Ekber!” diye yüksek sesle tekbir getirdi.
Sebebine sordular. Şöyle dedi: “Ben Hudeybiye Barış Anlaşması yapılırken Resulullah’ın (sav) kâtibi idim. Anlaşma metninin başına ‘Allah’ın Resulü Muhammed’ diye yazdım.
Müşrikler buna itiraz ettiler. ‘Senin Allah’ın Resulü olduğunu kabul etmiyoruz. Adını ve Babanın adını yaz’ dediler. Bunun üzerine Resulullah (sav) ‘Resulullah’ ifadesini silmemi istedi. Ben kabul etmedim. O zaman bana ‘Bana onu göster, sileyim’ buyurdu. Ben gösterdim O da eliyle sildi. Sonra bana ‘Sen de böyle bir şeye davet edileceksin. Ona uy!’ buyurdu.
1 Taberi, Tarih, 5:51; El-Kâmil, 3:318; İbn-i Kesir, el-Bidaye, 7:276-277; Dinâverî, el-Ahbâr, 176-177
Hz. Ali (ra) bunu anlatınca Amr b. Âs (ra) alındı ve “Şimdi bizleri müşriklere mi benzetiliyoruz” dedi. Hz. Ali (ra) buna mukabil “Senin samimi mü’minlere dost, fasıklara düşman olduğun bir zaman var mı?” diye mukabele etti. Amr b. Âs (ra) bunun üzerine
“Vallahi bundan sonra seninle hiçbir zaman bir araya gelmem” dedi. Hz. Ali (ra) da “Ben de Allah’tan senin gibileri meclisimden uzak tutmasını isterim” diye cevap verdi.1
Hz. Ali (ra) “Emire’l-Mü’minin” ifadesini eliyle sildi. Uzun müzakerelerden sonra anlaşma metni şu ifadelerle yazıldı:
“Bu kararlar Ali b. Ebi Talip ile Muaviye b. Ebi Süfyan’ın kararlaştırdığı hususlardır.
Ali Kûfelilerin, Muaviye Şamlıların temsilcisidir. Biz Allah’ın kitabına ve hükmüne tabi olduk. Aramızda Allah’ın kitabı hükmedecek. Her iki tarafın seçtiği hakemler Allah’ın kitabına göre hüküm verecekler. Biz de onlara uyacağız. Hakemler Ali’in hakemi Ebu Musa Abdullah b. Kays el-Eş’ârî ile Muaviye’nin hakemi Amr b. Âs olacaklardır. Allah’ın kitabında bulunmazsa Resulullah’ın sünneti ile çözmek en âdil yoldur. Bu iki hakem bu ümmet arasında meydana gelen sevaşı Ramazan sonuna kadar ertelemişlerdir. Onların hükümleri Kûfe ile Şam arasında en adil hüküm olacaktır.”2
Bu kararı şahitler huzurunda şahitlerle beraber imza altına aldılar.
Eş’âs b. Kays ahitnameyi alarak herkesin huzurunda yüksek sesle okumaya başladı. Bu arada Urve b. Udeyye Temimoğulları ile beraber buna itiraz etti.”Sizler Allah’ın emrine ve hükmüne ortak mı koştunuz? El hükme illâ Lillahi” demiş ve kılıcı ile Eş’âs’ın atını itti.
Böylece ilk Harici fikri burada ifade edilmiş oldu.3
Bundan sonra iki hakemin Ramazan ayı içinde “Dûmetü’l-Cendel” de verecekleri hüküm beklenmeye başlandı.
Bu arada Hz. Ali’ye (ra) savaşın durdurulması gerektiği konusunda baskı yapan bir grup gelerek sanki hiçbir şey olmamış gibi, alınan kararları “keen lem yekün” sayarak savaşa devam edilmesini talep ettiler. Bunun üzerine Hz. Ali (ra) öfkelenerek: “Savaşın durdurulmasına ben zaten razı değildim. Hakem teklifini siz ısrarla bana kabul ettirdiniz. Razı olduktan sonra geri dönüş, ikrardan sonra değiştirme caiz değildir. Yapılan anlaşmayı bozmak ise nifak alametidir. Sizler öyle bir iş yaptınız ki kuvvetimize zaaf getirdiniz. Biz galip durumda iken Şamlıların hile ve desiselerine aldandınız ve onların istediklerini verdiniz.
Bundan sonra sizin doğruya isabet edeceğinizi ve başarılı olacağınızı asla zannetmem” dedi ve onları huzurundan çıkardı.
Sıffınde yapılacak bir şey kalmamıştı. Ölenlerin defin işlemleri tamamlanınca Hz. Ali (ra) ordusuna emir verdi ve çadırlarını sökerek Kûfe’ye döndüler. Hz. Muaviye de Şam’a döndü.4