yük boy baskısını almak istediğini söyledi. Yığınların içinde hemen bulup aldı bu kitabı, sonra Feride'nin, Marx'ın ve Le
nin'in fotoğraflarını topladı, evin geri kalan bütün odaları ve bütün eşyaları bundan böyle yaşamının öğeleri olmaktan çıkmış gibi bunları Nazım'ın odasına götürdü. Sonra geri döndü, dipteki koltuğa kurulup bir Marlboro yaktı, kitapçı
nın yanında getirdiği iki delikanlıyı izlemeye başladı: kim bi
lir kaç kez tozlarını alıp özenle yerleştirdiği, her birinin üze
rinde saatler geçirdiği, her birinin yerini gözü kapalı bulduğu kitapları yirmişer otuzar alıp kapıdaki kamyona götürüyor, düşürdüklerine başlarını çevirip bakmaya bile gönül indirmi
yorlardı. İşin tuhafı, kendisi de bundan acı duymuyor, kitap
ları böyle umursamazca taşımalarını kendisini hiç mi hiç ilgi
lendirmeyen, hatta gerçekdışı bir olayı izler gibi izliyordu.
Bu arada, sıra Nazım Hikmet'in kitaplarına gelip de kitapçı yerinden fırlayarak, "Çocuklar, bunları alta koyun; bakar
sın, yolda çevirip arama yapmaya kalkarlar, başımız belaya girmesin! " deyince, gülmekten kendini alamadı. Delikanlılar
dan biri de kendisi gibi güldü:
"Patron, bunların hepsi tehlikeli: hangi birini alta koya
lım!" dedi.
Patron ayağını yere vurdu:
"Ulan, sen benden yana mısın, yoksa kitap avcılarından yana mı? " diye gürledi.
Hep birlikte güldüler. Çocuklar baş döndürücü bir hız
la, karıncalar gibi taşıdı kitapları. Peygamber, sanki devrimci
eylemin başlaması odadaki son kitabın da yüklenip götürül
mesine bağlıymış gibi, taşımanın sona ermesine sevindi. Tam bu sırada, delikanlılardan biri yanına geldi:
"Beyamca, şu senin kapının üstündeki nalı da bana satar mısın? " dedi. "Benim kamyonun dikiz aynasının altına çok yakışacak. "
Peygam her şaşırdı:
"Ne aynası? Ne nalı? " diye sordu.
"Senin sokak kapısının üstündeki nal."
"Benim sokak kapısının üstünde nal mal yok, hiçbir za
man da olmadı ", dedi Peygamber.
"Olmaz olur mu, beyamca! Gel göstereyim istersen."
Peygamber, göğsünde United States / Outsiders yazılı renk renk pijaması, delikanlıyla birlikte kapının önüne çıktı, iyiden iyiye kararmış pervazın üstünde, paslanmış, onunla bütünleşmiş olmasına karşın, doğmamış bir tayın nalını dü
şündüren, küçücük bir nal gördü. Hem şaşırdı, hem duygu
landı: ta çocukluğundan beri hiç ayrımına varmamıştı bu na
lın, ama, şimdi, ayrımına vardıktan sonra, güzel buldu, bir bakıma baba evinin anlamını oluşturuyormuş bir duygu uyandı içinde; ancak çoktan tarihe karışmış olması gereken bir kenter değerini simgelediğini, karşısında içlenmesininse benliğinde bir kenterlik tortusunun varlığına tanıklık ettiği
ni düşünmekte gecikmedi. Büyük bir adım atmak üzere ol
duğu şu anda, gözü yaşlı duygusallıklardan uzak durması ge
rekirdi.
"Al, senin olsun! " dedi.
Delikanlı bir iskemleye çıkarak kaşla göz arasında nalı söktü. Kitapçı gülümseyerek elini uzattı, sonra, tozdan kap
kara olduklarını görünce, el sıkmaktan vazgeçti, ayaklarının ucunda yükselerek yanaklarını öptü, "Hadi, Peygam
ber' ciğim, hoşça kal, kitapsız yaşamında sana başarılar dile
rim ", dedi. Peygamber, "Güle güle! " demekle yetindi. Kam
yon ağır ağır uzaklaşmaya başlayınca, kitapları, kitapçı dostu ve adamları bir başka yere doğru değil de bir başka zamana doğru yol alıyormuş gibi bir duygu uyandı içinde. Kendi
za-manında kalmanın rahatlığıyla derin derin soluk aldı. Üzer
lerinde kitapların yeri tek tek belli olan boş raflar hüzün ve
riciydi, ama bu boşluk her şeyden önce Nazım'la kendisi ara
sında kurulan denkliğin göstergesiydi. Nazım 'ın odasına gir
di, komodinin üstündeki paralara, tabancaların yastığın al
tından çıkan namlularına baktı, ellerini ovuşturdu, "Her şey tamam artık", dedi. "Nazım 'ı daha fazla bekletmek, yani devrimi daha fazla geciktirmek istemiyorsak, bir an önce ey
leme geçmeliyiz artık. Evet, bir an önce! " Sert ve kararlı adımlarla ilerleyerek Nazım'ın dolabını açtı, askılarda yan yana sıralanan renk renk, boy boy ceketlere, m.ontlara, par
kalara, yeleklere, gömleklere, pantalonlara hayranlıkla baktı, ellerini dolabın sol kapağında kalın bir ipe geçirilmiş, ip gibi ince kravatların üzerinde dolaştırdı, yalnız kendisinin işittiği bir soruyu yanıtlar gibi, "Evet, dostum, evet, evet, evet", di
ye söylendi. Sonra birden pijamasını çıkarıp yatağın üstüne attı, askılardaki sayısız gömlekler arasından, küçücük yakası ak, geri yanı soluk pembe bir gömlek çıkarıp atletinin üstü
ne giydi, kravattan çok kundura bağını andıran kravatların en kırmızısını se
ç\
p taktı; uzun arama ve karşılaştırmalardan sonra, üst yanı köylü şalvarları gibi bol, paçaları daracık bir kara pantalon, mendil cebinin üstündeki sırmalı armanın altında lndiana University yazılı bir kalın, bir ince, turuncu çizgilerle bölünmüş, kocaman bir sütlükahve ceket, bir çift beyaz çorap, sivri burunlu bir incecik mokasen, lacivert bir Lenin kasketi çıkarıp bir bir giydi, aynanın önüne dikilip kendine baktı. Bu Lenin kasketi, bu alabildiğine bol ve uzun ceket, bu garip pantalon, bu daha çok kadın pabuçlarını an
dıran mokasenlerle kılık değiştirmekten çok, deri değiştir
miş, böylece birdenbire gençleşmiş, dinçleşmiş, bir ikinci Nazım oluvermiş gibi bir duygu uyandı içinde. Bu duygudan aldığı güvenle kitaplarının parasını turuncu çizgili ceketin sağ iç cebine yerleştirdi, yastığın altından küçük tabancayı al
dı, namlusuna mermi sürüp sol iç cebine koydu. Bir kez da
ha baktı aynaya, aynadaki Lenin kasketli, ak sakallı adamın gözlerindeki soruyu yanıtlamak ister gibi, " Kenterlere
onla-rın kendi silahlarıyla karşılık vermek zorundayız", dedi.
Sonra, daha Mustang'ini almadığı günlerde, Nazım'ın hemen her gün kadınlar gibi omzuna asıp çıktığı Samsonit çantayı açıp büyük tabancayı içine koydu, tabancanın üstüne gelişi
güzel birkaç gömlek, don, atlet, çorap, mendil tıkıştırdı, en üste de
Memleketimden İnsan Ma
nzarala
rı'nı koyup fermuarı çekti. Nazım'ın daha çok bir pelerini andıran, geniş, lacivert yağmurluğunu da giyip Samsonit çantayı omzuna astı, kararlı adımlarla kapıya yöneldi. Sanki arkasından gelenler varmış gibi, yüksek sesle, "Artık çıkabiliriz", dedi. Usuna geleni sa
niyesinde uygulamaya koyabilmesi sonucu, her şeyin hızla ilerlediğini, Nazım'ın kurtarılmasından proletarya devrimi
nin gerçekleştirilmesine dek bütün sorunların çözümüne yö
nelen hızlı gidişini bundan böyle hiçbir gücün durduramaya
cağını düşünerek çıktı. Kar gene başlamıştı. Lenin kasketini gözlerinin üzerine indirdi, yağmurluğunun yakasını kaldırdı, ellerini cebine soktu, Nazım'ın bacaklarıyla yürürcesine, hız
la ilerlemeye başladı, karakolun önünde daha da hızlandı, yokuşu nerdeyse yuvarlanırcasına indi. Bu hız ona güven ve
riyor, tatlı bir esenlik duygusuyla içini serinletiyordu. Sonra, birdenbire, Üsküdar çarşısında hep aynı noktada durduğunu, bir zamanlar babasıyla teneke çekiçlediği dükkanın önünde dikilip vitrinindeki gömleklere baktığını ayrımsadı, tepeden tırnağa titredi. "Ne oluyor? Bir terslik var bu işte", diye söy
lendi. Ama, bir kez daha, usuna geleni saniyesinde uygularak bir taksi çevirdi, kapısını açmasıyla oturması bir oldu.
Taksinin şoförü ağzını açmadan bekledi bir süre, hiç ses gelmeyince, yolcusunu dikiz aynasından incelemeye girişti:
böylesine yaşlı bir adamın yirmilik züppeler gibi giyinmiş olmasına bir anlam veremedi, belki bir kart zampara, belki bir eşcinsel olduğunu, ne olursa olsun aykırı bir adam karşı
sında bulunduğunu düşündü. Ama en aykırısı yaşlı adamın gözlerini uzak bir noktaya dikip hiç sesini çıkarmadan araba
da oturmasıydı.
"Beybaba, nereye gidiyoruz? " diye sordu.
Peygamber irkildi:
"Efendim? Ne dediniz? " dedi.
"Nereye gidiyoruz dedim! "
"Ha! evet! " dedi Peygamber, sonra, usuna geleni bir kez daha saniyesinde uygulamaya koyarak Feride'nin yattığı me
zarlığın adını söyledi.
Şoför arabayı kaldırdı, ama Peygamber'in mezarlığa git
mesini de aykırı bulduğu anlaşılıyordu:
"Bu havada mezarlıkta ne yapacaksın, beybaba? " dedi .
"Düşünde mi gördün? "
du.
Peygamber yanıt vermedi; yalnız, birkaç dakika sonra:
"Şoför bey, biraz daha hızlı gidemez misiniz? " diye
sor-"Neden? Acelen mi var? " dedi şoför.
"Evet, acelem var. "
"Neden? Gittiğin yerde randevuyu kaçırma tehlikesi yok ki . "
"Olabilir. "
"Olabilir değil, böyle: bekleyenin eli mahkum. "
"Karımın mezarına çabuk gitmek istiyorum diye hesap mı vereceğim? " dedi Peygamber, arkasına yaslanıp Lenin kasketini düzeltti, kurulacak sosyalist düzende taksi şoförle
rine yer vermemek gerektiğini, çünkü her §eye burunlarını sokai"1k insanları yıldırdıklarını düşündü, "Ben buna faşizm derim", diyt. söylendi. "Faşizm siyasal bir öğreti olmaktan çıkmış, insanların en küçük davranışlarına, en sıradan konuş
malarına bile sızmaya başlamış, en iyi uygulayıcıları da lum
penler. " Göz ucuyla şoförün omzuna, ensesinde kıvrılan yağlı saçlarına baktı, düşüncesini kestirmeden dile getirecek, etkili bir söz aramaya girişti, ama gönlünce bir tümce gelme
di usuna; şoför arabayı durdurup da "Uyan, beybaba, geldik senin mezarlığa", dediği zaman, "Faşizm lumpenlerin elleri üstünde yükselmektedir" tümcesinden başka bir şey bulama
mıştı. Hemen toparlanıp indi, tek sözcük söylemeden mezar
lığın kapısına doğru yürüdü.
"Beybaba, bizim ücret ne oldu? " diye seslendi şoför.
Peygamber durdu, Nazım'ın ceplerinde cüzdanını aradı.
Almamıştı. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Ama kitapçıdan aldı
ğı bir buçuk milyonluk desteyi anımsadı, bir yeşil onbinlik çekti, alaylı alaylı kendisine bakan şoföre uzattı.
"Bozukluğun yok mu?" dedi şoför. "Bu ıssız yerde on bin lirayı kime bozduracağım? "
Peygamber işi uzatmak istemedi:
"Tamam, tamam! Üstü kalsın", dedi.
"Olur mu, beyamca: on bin lira bu", dedi şoför. "Burada bekleyeyim mi? Dönüş için? "
"Tamam, tamam, istemez! Dönmek için çıkmadım ben yola! " diye kesip attı Peygamber, kararlı adımlarla mezarlığa girdi.
Mezarlık, yolların tersine, baştan başa kirli ve cıvık bir karla örtülüydü. Nereye bassa, ayağı dört parmak kara gö
mülerek kırmızı çamur renginde bir iz bırakıyordu. Böylece, daha ilk adımlarında, yalnızca Nazım'ın incecik mokasenleri değil, pantalonunun paçaları da çamura battı, ama bunun ay
rımına varmadığı gibi ayaklarını saran ıslak soğukluğa da al
dırmadı. Bir zamanlar, Feride'nin mezarı başında kızını ya da torununu düşünerek onun kemiklerini sızlatmaktan korktuğu için, mezarlığın kapısından geri döndüğü olurdu.
Oysa şimdi, Feride'nin karşısına devrimciliğini kesinlikle ka
nıtlanmış torunuyla özdeşleşmiş ve kavgaya atılmaya kesin
likle karar vermiş olarak geliyordu. Her zaman yaptığı gibi, ama bu kez genç devrimci kılığından gurur duyarak, Feri
de'nin ayak ucunda dikilip öylece durdu, geldiğini duyur
mak ister gibi öksürdü, sonra, gözlerinin önünde Nazım'ın gazetelerde çıkmış resimleri, mezarın dibine çömeldi. "Feri
de, devrimci eylemi Nazım'ın bıraktığı yerden ben sürdüre
ceğim, hatta daha iyisini yapacağım, çünkü ben bireysel ey
lemlerle yetinmek düşüncesinde değilim. Bu nedenle bütün kitapları sattım, yani, senin anlayacağın, gemileri yaktım ", dedi. Durdu, gözleri karlarla kaplı mezarda, bir onay, bir ya
nıt bekledi. Ne onay geldi, ne yanıt; tam tersine, Feride'den
mi, kendinden mi geldiğini pek seçemediği bir soru biçim lendi benliğinde: nasıl?
"Nasıl olsun istiyorsun ki? " diye söylendi. Yüzünün kı
zardığını duydu: sorunun bir tek yanıtı varmış, yani eylemi nasıl başlatıp nasıl gerçekleştireceğini biliyormuş, Feride'nin de bilmesi gerekirmiş gibi konuşmuştu, ama, şimdi, Feri
de'nin karşısında, eyleme nasıl, nerede, ne zaman, kimlerle başlayacağını bilmediğini sezinliyordu. Yanıtı ondan bekler gibi, "Nasıl olsun istiyorsun ki? " diye yineledi. Gözlerinin önünde birtakım kalpaklı atlılar belirdi, sonra, başında Na
zım 'ın kasketi, sırtında Nazım 'ın giysileri, elinde Nazım'ın tabancası, al bir atın üstünde uçarcasına ileri atılırken, bir
denbire alnının ortasından vurularak karların üstüne düştü
ğünü görür gibi oldu. İçini çekti, alnından vurulup öldükten sonra buraya, Feride'nin yanına gömülmenin çekilen bütün acılara değeceğini düşündü. En ufak bir ürperti duymadan, tam tersine, alıcı bir gözle çevresine baktı. Feride'nin çevresi
ni yabancılar, büyük bir olasılıkla da kenterler doldurmuş
lar, kendisine hiç yer bırakmamışlardı. Kendisinin Feri
de'nin yanında yatamaması gibi Feride'nin böyle kenterler arasında kalması da haksızlıktı, düzeltilmesi gerekirdi. Bunca ölü mezarından çıkarılamıyacağına göre _de bir tek çözüm kalıyordu geriye: Feride'nin buradan alınarak yeni kurula
cak bir devrimci mezarlığına gömülmesini sağlamak. Bu dü
şünce, bir an için, içini rahatlattı. Ne var ki, düşündüğü şeyi gerçekleşmesini gözlerinin önüne getirince, bedeninin sarar
mış, çürük bir kefen içinde bir yığın kemik gibi dağılmaya başladığını duydu birdenbire, Feride'nin mezarının mermeri
ne tutunmaya çalıştı, tutundu da; ama, hemen hemen aynı anda, bir yığın kemik gibi mezarın dibine devrildi.
Neden sonra, kara kuru mezarlık bekçisi koltuklarının altından tutarak kendisini ayağa kaldırmaya çalışırken, Pey
gamber boş boş bakıyor, bütün benliğinde korkunç bir uğul
tu, bekçinin bedenini kendi bedeninden, devinilerini kendi devinilerinden ayıramıyordu. Ama, bekçinin kolunda,
ayak-larını sürükleye sürükleye, bir süre ilerledikten sonra, birden duruverdi:
"Ne oluyor, nereye götürüyorsunuz beni? Buna hakkı
nız yok! " dedi.
"Nereye olacak? Benim kulübeye", dedi mezarlık bekçi
si. "Isınır, kendine gelirsin, üstünü de temizleriz. "
Bütün yumuşaklığına karşın, Peygamber bu yanıttan ürktü, mezarlık içinde bir sorgulama ve işkence yeri tasarla
dı, bu adamlar her şeyi yaparlardı:
"Karakolun adı ne zamandır kulübe oldu? " dedi.
Mezarlık bekçisi şaşırdı, kendisi onu böylesine iyi tanır
ken, onun kendisini karakol bekçileriyle karıştırmasını bir haksızlık olarak değerlendirdi, ama, elinden çok bahşişler al
dığı adam olduğuna göre, kusurunu bağışlamaya fazlasıyla yatkındı: dediğini bilmiyor, gördüğünü başka türlü görüyor olmalıydı. Yanıt vermeyi bile gereksiz buldu, beline sımsıkı sarılarak kulübesine getirdi onu. Kirden kararmış bir tahta iskemleyi kulübenin ortasında çıtırdayan teneke sobanın önüne çekti, "Buyur, otur, beyamca", dedi.
Peygamber hiç direnmeden oturdu ya sobanın üstünde fokurdayan çaydanlığı görünce, karakola getirildiğinden hiç kuşkusu kalmadı. Ancak, öyle üşümüştü ki, ellerini içgüdüy
le sobaya doğru uzattı, mezarlık bekçisi üstündekileri çıkarıp kurutmayı önerince de dizlerine dayanıp kalkarak yağmurlu
ğunu çıkarmakta bir sakınca görmedi. Ama, "Kunduraları da çıkar, çamura batmış", deyince, "Hayır, olmaz! " diye yanıtla
dı, kaçmasını önlemek istediklerini düşündü, "Kesinlikle ol
maz! " diye ekledi. Ancak bekçi çok kararlı görünüyordu,
"Ne varmış olmayacak? " diyerek çekip çıkardı mokasenleri, çoraplarını da çıkardı. Sonra paçalarına dokundu, "Sıksan su
ları akacak! " diye mırıldandı, başını kaldırdı, "Hadi, beyba
ba, şu pantalonu da çıkarıp bir güzel kurutalım ", dedi. İnsan
ları böyle yavaş yavaş soymak faşistlerin yeni kelepçeleme yöntemi, ele geçirdikleri devrimcilere böylesine güler yüzlü, böylesine yumuşak davranmak, onlara yardım eder gibi gö
rünmekse alaycılığın son sınırına ulaşmış son işkence
yön-temleri olmalıydı: Peygamber, beyninin uğultusuna, bedeni
nin uyuşukluğuna karşın, silkinmek, direnmek istedi, "Ha
yır! Hayır! " dedi. Ama adam dinlemiyordu, gülümsüyor, birşeyler söylüyor, çevresinde dönüyor, kemerini gevşetiyor, omuzlarından tutup kaldırıyor, pantalonunu indiriyor, yeni
den oturtup paçalarını aşağıya doğru çekiyordu. Yaptıklarını da öyle çabuk yapıyordu ki, korkunç başı dönüyordu Pey
gamber'in, sonunda, doncak kalınca, iliklerine dek ürperdi, düşmemek için karşısında gülümseyen düşmanına tutundu.
Düşmanı oturmasını söyledi, dizlerinin üstüne bir eski batta
niye örttü, duvarın dibinden bir çift nalın alıp çıplak ayakla
rına geçirdi, sonra sobanın üstünde fokurdayan çaydanlıkla demlikten bir bardak çay doldurup eline verdi . Peygamber, düşmandan geldiğini hiç unutmamakla birlikte, çayı hazla, sindire sindire içmeye başladı. Ne var ki, daha ilk yudumlar
da, karşı konulmaz bir gevşeklik çöktü üstüne, karşısındaki adamı ve nesneleri doğru dürüst göremez oldu. Sonunda da
yanamadı, birden bıraktı kendini, elinden kayan boş çay bar
dağının betonun üstünde parçalanırken çıkardığı gürültü de, bekçinin "Beybaba! Beybaba! " diye seslenişi de bilincinin sı
nırını zor aştı. Sonra koltuklarının altından çekilerek bir yerlere doğru sürüklendiğini ayrımsadı, son bir çabayla göz
lerini açtı, "Yoksa çaya? . . . " diye kekeledi, ama arkasını geti
remedi. Yalnız, bir ara, bir yatağa yatırılıp üzerine bir örtü örtüldükten sonra, birdenbire bastıran ağır ve sası bir koku
dan kaçabilmek için doğrulmaya çalıştı, ama gene yastığa düştü başı: tabut mu, tabutluk mu diye düşündü, sonra, bir kez daha, her şey tümüyle silindi.
Belki bir, belki iki saat sonra, gözlerini açıp da tam tepe
sinde ışıldayan çıplak ampulü görünce, düşman elinde, bir hücrede bulunması gerektiğini düşündü, usulca kendini yok
ladı: elleri bağlı değildi, küçük tabanca da hala ceketinin iç cebinde duruyordu. Yüreği sevinçle çarpmaya başladı: düş
man gene eksik yapmıştı işini, kurtuluş umudu var demekti: